enizin derinliklerine inmek için kullanılan teknoloji günümüzde yalnızca denizaltılarla sınırlıdır. İleri teknolojiler kullanılarak, çok sayıda uzman mühendis ve bilim adamının çalışmasıyla ortaya çıkan modern denizaltılar, bu derinliklerde yaşayan deniz canlılarının özellikleri ile kıyaslandığında son derece sıradan ve ilkel kalmaktadır. Derin denizlerde yaşayan canlılar, insan ürünü hiçbir teknoloji ile kıyas olmayacak üstünlükte bir manevra kabiliyeti sergiler ve yüksek basınçtan etkilenmeden derin sularda rahatça yaşamlarını sürdürebilirler. Üstelik denizaltılarını basınca dayanıklı kılmak için kullanılan ağır metallere derin deniz canlılarında ihtiyaç yoktur. Bu canlılar yüksek basınç altında hiç zarar görmeden, tüm yaşamsal işlevlerini mükemmel bir şekilde yerine getirebilecek üstün bir donanıma sahiptirler. Deniz yüzeyinden düşen bir cismin zemine ulaşması için iki gün geçmesi gereken 6.000 metreye varan derinliklerde bile,62 Yüce Rabbimiz’in izniyle ihtişamlı bir yaşam vardır. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

… Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)

Okyanus derinlikleri, tamamen farklı bir ortamdır. Denizlerde yaşamını sürdüren pek çok balık, okyanus derinliklerine inemez, bu ortamın şartlarında yaşamını sürdüremez. Çünkü bu devasa derinlikler, zorlu şartları da beraberinde getirir. Yüksek basınç altında, soğuk ve zifiri karanlık sularda bir canlının yaşamını devam ettirebilmesi, ancak doğuştan bu şartlara uygun özelliklere sahip olması ile mümkün olabilir. Dalış yapan ya da derinlerde yaşayan canlıların vücutlarında önemli anatomik farklar bulunur ve bunların her biri hayati önem taşır. Örneğin bu canlılar, vücutlarındaki oksijeni diğer deniz canlılarına göre daha verimli kullanırlar. Derinlerdeki ciddi ısı kaybına karşı koruma mekanizmaları bulunur. Basınca dayanıklı akciğerlere ve hızlı yüzebilecekleri hidrodinamik vücut yapılarına sahiptirler. Üstelik bu özelliklerden sadece biri olmadığı takdirde bu canlıların derinlere dalış yapmaları ya da deniz diplerinde yaşamaları mümkün olmaz.

Kimi hayvanlar için derinlere dalmak yaşamak için gereken bir zorunluluktur. Balinalar, su samurları, foklar, denizaslanları gibi bir kısım canlıların, besinlerini elde etmek için, biyolojik açıdan çok zengin olan derinlere dalmaları gerekir. Bu hayvanların ortak özellikleri, yüksek basınca dayanıklı olmaları ve su altında çok uzun süre kalabilmeleridir. Ayrıca bütün dalıcı hayvanların vücut şekillerinin sudaki engelleyici güçlere karşı en uygun yapılarda olmaları gerekir. Nitekim söz konusu canlıların hepsi, şaşırtıcı şekilde “hidrodinamik” olarak bilinen bu ilmin kanunlarına mükemmel şekilde uyumludurlar. Sürtünmeyi minimuma indiren tüylerinden, kulak ve burun yapılarına, kanlarının biyokimyasal özelliklerinden, esnek kemiklerine kadar her türlü detay önceden kendileri için bedenlerinde hazır edilmiştir. Bu canlıları doğdukları andan itibaren hidrodinamik yapıları ile birlikte yaratan Yüce Rabbimiz’dir ve onlar Allah’ın yaratmasıyla doğuştan usta dalgıçlardır.

Deniz Altında Yüksek Basıncın Etkisi

Biz farkında olmayız, ancak etrafımızı saran hava, cildimizin her cm2’sinde her an 1 kg ağırlığa sebep olur. İnsanın ve diğer tüm canlıların vücudu, bu atmosfer basıncına uygun olarak yaratılmıştır. Okyanuslar ise havadan daha ağır bir maddeden oluşur: Sudan. Kara ile kıyaslandığında basıncı çok daha yüksek olan bu ortamda derinlere doğru inildikçe, her 10 metrede bir, basınç bir kat daha artar. Bu basınç, canlının üstünde duran suyun ağırlığıdır.

Okyanusun çok derin kısımlarındaki hayvanlar, 1.000 atmosferin üzerindeki basınçta dahi yaşayabilirler. Bu canlıların okyanusların derinliklerinde yaşamlarını sürdürebilmeleri, vücutlarının yüksek basınca uygun olarak yaratılması vesilesiyledir. Örneğin bir kara canlısının derinlerde yaşamasını istesek, ciğerlerinin, kalbinin, damarlarının, böbreklerinin, derisinin, kısacası her organının mevcut halinden tamamen farklı olması gerekir. Her türlü tedbiri alabilecek akla sahip olan insan dahi, böyle bir ortamda bulunabilmek için özel gaz karışımları ile çalışan su altı solunum aletlerine, dayanıksız cildini koruyacak özel kıyafetlere, özel haberleşme aygıtlarına, görüşünü sağlayacak gözlük ve aydınlatmalara ve daha pek çok teknolojik desteğe ihtiyaç duyar. Tüm bu teknik desteğe rağmen insanın suyun altında kalabilme süresi son derece kısıtlıdır.

Bilindiği gibi evrim, tamamen tesadüfleri sahte ilah edinmiş sapkın bir inanç sistemidir. (Allah’ı tenzih ederiz.) Bu mantıkla Darwinistler, derin deniz canlılarının da tesadüf eseri oluştuklarını, taklidi dahi yapılamayan muhteşem dalış teçhizatlarını tesadüfler sonucunda zaman içerisinde edindiklerini iddia ederler. Bu mantık dışı iddiaya göre tesadüfler, fizik, kimya kanunlarını biliyormuş gibi, canlılara tam ihtiyaç duyacakları şekilde, suya, soğuğa ve yüksek basınca dayanıklı vücut yapıları kazandırmıştır. Bu onlar açısından öylesine utanç verici bir iddiadır ki, kimi zaman Darwinistler doğrudan tesadüf kelimesini kullanmaktan çekinirler. Çünkü iddialarının mantıksızlığının kendileri de bilincindedirler.

Basınç değişimi yüzeyde, derin denizlerdekinden daha fazladır.

1- Basınç artışı

2 – Yüzey

3 – Suyun derinliği

4 – Mercanlar ve süngerler 5 – Kıta yamacı 6 – Gümüşbalta balığı 7 – Balina 8 – Deniz karı 9 – Deniz yatağı çamuru 10 – Denizanası 11 – Deniz karı 12 – Kırmızı karidesler 13 – Fare kuyruklu balık 14 – Su yılanı 15 – Sporoforlar 16 – Engerek balığı 17 – Üçayak balığı 18 – Denizyıldızı19 – Amphipodlar 20 – Mürekkep balığı 21 – Fener balığı 22 – Çukur bölgesi 23 – Beroe (deniz anası) 24 – Ejderha balığı 25 – KARANLIK BÖLGE 1.000-5.000 m 26 – DERİN DENİZ YATAĞI 27 – Deniz hıyarı 28 – IŞIĞIN ULAŞABİLDİĞİ BÖLGE 0-200 m 29 – ALACAKARANLIK BÖLGE 200-1.000 m.

Alacakaranlık bölgede yaşayan canlılar genellikle saydamdırlar veya ışığı yansıtırlar. Bu durum avcılara karşı korunma sağlar. Bu canlıların genellikle görüşleri keskindir. Böylelikle avlarını rahatlıkla bulur ve tehlikelerden korunabilirler. Karanlık bölgede yaşayan canlılar ise genellikle siyah veya koyu kırmızıdırlar. Görüşleri zayıftır. Pek çoğu avcılardan korunmak için kendi ışığını üretir. Her bir canlı yaşadığı ortama uygun özelliklerle birlikte yaratılmıştır. Bu canlıları da onların yaşadıkları ortamı da yaratan Yüce Allah’tır.

Darwinistler de çok iyi bilirler ki, kör tesadüfler yalnızca rastgele, sıradan, kontrolsüz, başıboş olaylardır. Elbette ki bu bilimdışı iddiaların itibar edilecek bir yönü yoktur. Ancak evrim savunucuları yaşadıkları mantık çöküntüsünden dolayı bu hayal dünyasını gerçekmiş gibi sunmaya çalışırlar. Bir evrimci kaynaktaki mantık dışı ifadeler bu durumun örneklerinden sadece biridir:

Acaba insanoğlu bazı memelilerin binlerce yıl önce fokları, balinaları, yunusları oluşturmak için yaptığı gibi denize mi dönüyor? Çok büyük mutasyonların olmadığı durumumuzu kabul edersek, aslında bu pek mümkün görünmemektedir. Yapımız, uzantılarımız, ciğerlerimiz, kalbimiz, damarlarımız, böbreklerimiz, derimiz ve kanımız, kısacası her organımız soğuktan ölmeden, derimizi kaybetmeden, çok sık nefes almak zorunda kalmadan uzun süreler suda yaşayabilmek için ciddi değişimler geçirmelidirler. …insan ırkının denizde yaşayabileceğine dair hiçbir evrimsel gelişme görülmemektedir.63

Yukarıdaki bilim dışı senaryoda, kimi kara canlılarının, mutasyon gibi DNA’yı tahrip eden zararlı etkilerle dalışa uyumlu hale geldikleri ve bu tür mutasyonlarla insanların da dalışa uygun özellikler kazanabilmelerinin mümkün olabileceği iddia edilmektedir. Hatta bu çarpık mantığa göre insanların nefes tutarak, dalma çabaları göstererek, ihtiyaçları doğrultusunda bedenlerine yeni özellikler kazandırmalarının da ihtimal dahilinde olduğu izlenimi verilmeye çalışılmaktadır. Elbette ki bunlar gerçekleşmesi mümkün olmayan senaryolardan ibarettir hatta bu senaryoyu yazan evrimci de, iddiasının ne kadar mantık dışı olduğunun bilincindedir.

Bu tür beklentiler elbette ki bilim dışıdır, hayalidir. Çünkü bir anne veya baba Guinnes rekorlar kitabına girecek kadar uzun süre nefes tutmayı başarmış olsa bile, onların çocukları bu kabiliyete sahip olamayacaktır. O da birey olarak sıfırdan başlayarak yeni egzersizler yapıp, anne ve babasının rekorunu elde etmeye çalışmak zorundadır. Bir başka ifadeyle, insan nesli kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, yaptığı hiçbir çaba yumurta ya da sperm hücresinin gen dizilimine etki etmeyeceği için kalıcı bir değişim oluşturmaz. Tesadüfi mutasyonların etkisi ise, önceki bölümlerde açıkladığımız gibi, Çernobil patlamasındaki bozuk bedenler, sakatlıklar ve ölümdür. Dolayısıyla cehaletin ürünü olan bu hayallerle evrim teorisini ayakta tutmaya çalışmak Darwinistleri yalnızca komik duruma düşürmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken ikinci önemli konu, bir insanın Guinnes rekorlar kitabına girecek kadar suyun altında nefes tutma becerisinin olmasının dahi, ona asla deniz canlılarının özelliklerini kazandırmayacağıdır. Bu kişi, yaptığı egzersizler sonucunda akciğerini güçlendirmiştir, o kadar. Bedeninde, deniz canlılarına ait yapıların, organların veya dokuların oluşması imkansızdır. Çünkü insan, insana ait genlerle yaratılmıştır, balık ise balık olarak var edilmiştir. Tarihin hiçbir döneminde bu gerçek değişmemiştir. Canlılığın en eski dönemi olan 450 milyon yıl önce deniz canlıları nasıl bu özelliklerle yoktan yaratılmışlarsa, bugün de aynı yaratılış hüküm sürmektedir.

Darwinistler bu hikayeleri anlatmanın yanlışlığını bile bile bunları profesyonel literatürde tutmaya çalışmakta, bu saçmalıkları topluma bilimsel gerçekler gibi sunmakta bir sakınca görmemektedirler. Bu, inandıkları batıl Darwinizm ideolojisinin bir gereğidir. Harvard Üniversitesi’nde jeoloji ve zooloji profesörü olan Stephen J. Gould, bu durumu bir sözünde şöyle açıklamaktadır:


Evrimci Stephen J. Gould

Evrim biyolojisi, anatomi ve ekolojiyi kayıtlandıran ve sonra hangi kemiğin neden o şekilde göründüğü ya da bu canlının neden orada yaşadığıyla ilgili tarihsel veya adaptasyonla ilgili açıklamalar üretmeye çalışan, spekülatif bir argüman şekliyle ciddi derecede engellenmiştir. Bilim adamları bu masalların hikaye olduğunu bilirler; maalesef, bunlar profesyonel literatürde fazlasıyla ciddi ve gerçeksel alınırlar. Daha sonra bunlar [bilimsel] ‘gerçekler’ haline dönüşür, popüler literatüre girerler. 64

Stephen J. Gould, bu hikayelerin hiçbir şeyin kanıtı olmadığını, sadece spekülasyona dayandığını ise şöyle ifade etmektedir:

Evrimsel doğa tarihinin ‘işte-öylesine hikayeler’ geleneğindeki bu masallar, hiçbir şeyin kanıtı değildirler. Ancak bunların oluşturduğu ağırlık ve benzer birçok durum benim kademeli gelişim fikrine (gradualism) olan inancımı uzun bir süre önce öldürdü. Daha yaratıcı zihinler bunları hala savunabilirler, ancak sadece yüzeysel spekülasyonlarla kurtarılmış kavramlar bana fazla bir şey ifade etmiyor. 65

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, canlılar evrimleştikleri için bulundukları ortama uyum sağlamazlar; ortama uyum sağlayacak özelliklerle yaratıldıkları için yaşamlarını sürdürebilirler. Hiç kimse, teknoloji ürünü bir deniz taşıtının, deniz üzerinde veya içinde yüzecek özellikleri sonradan kazandığını iddia etmez. Çünkü söz konusu araç yüzecek özelliklerle -fizik kanunlarına uygun olarak- üretildiği için su üzerinde yüzer. Canlılar ise verilen bu örnekten kuşkusuz ki çok daha fazla komplekstirler. Dolayısıyla, bu kompleks sistemler hakkında tesadüf iddiası ile ortaya çıkmak, baştan çok büyük bir yanılgıdır.

Elbette Darwinistlerin bu gülünç izahları, özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda onlara bekledikleri sonuçları getirmemektedir. Allah’ın üstün sanatı ve ilmi, tüm evreni sarıp kuşatmıştır. Canlıların ihtişamlı özellikleriyle yoktan yaratıldıkları, artık bilimsel delillerle de ortaya konmuştur.

Darwinistler istemese de, tüm varlıkların tek Yaratıcısı’nın Allah olduğu gerçeği artık pek çok insan tarafından çok daha iyi kavranmaktadır. Kuran’da şöyle haber verilmektedir:

Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O’nun nasıl bir çocuğu olabilir? O’nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, her şeyi yaratmıştır. O, her şeyi bilendir. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka İlah yoktur. Her şeyin Yaratıcısı’dır, öyleyse O’na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir. Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır. (Enam Suresi, 101-103)

Oksijensiz Solunum

Dalış yapan canlıların en önemli özelliklerinden biri de, bu canlıların vücutlarındaki oksijen tutabilme kapasitesidir. Canlılarda oksijen tutma ve taşıma görevine sahip iki protein vardır: Hemoglobin ve miyoglobin. Birbirlerine çok benzeyen yapılarına rağmen, bu moleküllerin kullanım alanları farklıdır. Hemoglobin kırmızı kan hücrelerinin içinde bulunur ve akciğerlerdeki oksijeni alıp, kan hücrelerinin yardımıyla tüm dokulara taşır. Miyoglobin ise kaslarda bulunur ve gelen oksijeni kasa taşıyıp depolamakla görevlidir.

Bütün dalıcı canlılar için miyoglobin proteininin yoğunluğu ve dağılımı çok önemlidir. Derin dalıcılardaki miyoglobin miktarı karada yaşayan hayvanlara göre yaklaşık on kat daha fazladır. Diğer bir ifadeyle, bu canlılar kaslarında, karadakilerden on kat daha fazla oksijen depolayabilirler.

Denizdeki erimiş oksijeni kullanamayan insanlar, derinlere dalabilmek için birbirinden farklı cihazlara ihtiyaç duyarlar. Bu teknolojik sistemler bile, etkili ve verimli dalışlar için yeterli değildir. Oysa denizin derinliklerine dalabilen bir canlının kanındaki hemoglobin ve miyoglobin düzeyi oksijensiz solunuma uygun olarak yaratılmıştır. Bu canlıların derinlere dalmak için teknik ekipmanlara, can kurtarma sistemlerine, üstün bilgisayar teknolojisine ihtiyaçları yoktur. Yüce Allah için bir canlıyı derinliklere uygun olarak yaratmak kuşkusuz ki çok kolaydır.

Oksijen, hücrelerde besin maddelerinin parçalanıp enerjiye dönüştürülmesi için gereklidir. Dolayısıyla vücuttaki bütün hücrelere, enerji ihtiyaçlarını karşılamak üzere oksijen taşınır. Oksijenin olmadığı durumlarda ise, enerji tüketimi azaltılır ve oksijensiz solunum yapılır. Oksijensiz solunumda, kaslarda ve diğer dokularda depolanmış olan oksijen kullanılır. Dalgıç hayvanların vücutlarında da tam bu ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde bir sistem vardır. Daha fazla oksijen tutma özeliğine sahip miyoglobin proteini, vücutlarında hemoglobine göre yüksek oranda bulunur. İnsanlar ve diğer birçok canlı, vücutlarındaki miyoglobin miktarı az olduğu, dolayısıyla dokularında oksijen depolayamadıkları için, bir defada aldıkları nefesle su altında çok fazla kalmaya dayanamazlar.

Elbette ki derinlerde yaşayan canlılar sudan gelen kuvvetlere karşı vücutlarında uygun sistemler geliştirmeyi kendi kendilerine veya tesadüfen başaramazlar. Kanlarındaki miyoglobin miktarını, bir karar alıp kendi kendilerine artıramazlar. Oksijen solumanın mümkün olmadığı ortamlarda, kullanılmak üzere kaslarında oksijen depolamayı akledip bunu sağlayacak sistem oluşturamazlar. Bunları hiç kimse , şuur ve bilinç sahibi insan bile gerçekleştiremez. Tüm bunları yaratan, tüm canlılara birbirinden farklı ve birbirinden olağanüstülükte özellikler bahşeden, tüm alemlerin Rabbi ve Yaratıcısı olan Yüce Allah’tır. Tüm canlılardaki her detay belirli amaçlara yönelik olarak, hikmetle yaratılmıştır. Amacın, düzenin olduğu bir yerde de tesadüflerin etkisinden bahsetmek akıl dışıdır. Her şeyi yoktan var eden Yüce Rabbimiz, denizin derinliklerinde yaşayan canlılarda da, sanatını ve üstün ilmini tüm ihtişamıyla sergilemektedir. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurur:

De ki: “Rabbim’in sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa ve yardım için bir benzerini (bir o kadarını) daha getirsek, Rabbim’in sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverirdi. (Kehf Suresi, 109)

Şimdi bu özel yaratılışın detaylarını, birkaç canlı üzerinden inceleyelim:

Derin Dalış Şampiyonu Balinalar

Çoğu canlının su altında kalmasını sınırlayan en temel faktör, beyin, kalp ve duyular gibi hayati organların oksijene olan ihtiyacıdır. Balinalar ise yaratılışlarındaki özel sistemlerle, bu engelin üstesinden en mükemmel şekilde gelirler.

Balinalar birkaç sebepten dolayı dalma şampiyonu olarak tanınırlar: Solunum organlarını, kalp enerjilerini ve kalp atışlarını yavaşlatabilmeleri; oksijen depolama kapasitelerini artırabilmeleri; oksijen akışını en çok ihtiyaç duyulan alana yöneltebilmeleri.

Memeli canlılar sürekli olarak nefes alıp vermek zorundadırlar ve bu nedenle de su onlar için pek uygun bir ortam değildir. Ancak bir deniz memelisi olan balinada, karada yaşayan pek çok hayvana oranla çok daha verimli bir nefes alma sistemiyle bu sorun çözülmüştür. İnsanlar soludukları havanın yalnızca %10-20’sini kullanırken, sperm balinaları %80-90’ını kullanırlar. Nefes almaları insanlardan sekiz kat daha güçlüdür. Bu sayede oldukça uzun aralıklarda nefes alma ihtiyacı duyarlar. Balinalardaki buüstün donanımın tesadüflerle ya da zaman içinde kendi kendine gerçekleşmesi elbette ki mümkün değildir.

Yüksek Oksijen Depolama Kapasitesi

Derine dalan balinaların çok büyük ciğerlere sahip olduğu düşünülebilir ancak durum tam tersidir. Vücutları ile kıyaslandığında balinalar oldukça küçük ciğerlere sahiptirler. İnsanların ciğer hacmi, vücutlarının %1.76’sı, fillerin %2.55’i iken, sperm balinalarının %0.91, mavi balinaların %0.73, kuzey balinalarının ise %0.65’dir.66

İnsanlar denize daldığında oksijenin %34’ü ciğerlerinden, %41’i kanlarından, %25’i kaslarından ve dokularından gelir. Balinalar için durum çok farklıdır. Sperm balinalarında oksijenin %9’u ciğerlerinden, %41’i kanlarından ve %50’si kas ve dokularından gelir.67 Bu yüzden su altında ciğerleri küçük bir rol oynar. Ancak balinaların kanı ve kasları yüksek yoğunlukta oksijen depolayabilir. Kırmızı kan hücreleri insanlardakinden daha büyüktür ve çok daha yoğundur. Balinaların kanında insanların kanından %50 daha fazla seviyede hemoglobin vardır. Bu yüzden daha fazla oksijen taşıyabilirler. Balinaların kaslarındaki oksijen taşıyıcı miyoglobin proteini de çok daha fazladır.

Bazı Balina Çeşitleri ve Büyüklükleri

1 – Mavi balina 29.5 m
2 – Minke balinası 10 m
3 – Fin balinası 23 m
4 – Gri balina 15 m
5 – Sei balinası 14 m
6 – İsmerpeçet balinası 19 m
7 – Bowhead balinası 20 m
8 – Braird’s gagalı balina 13 m
9 – Northern right balinası 18 m
10 – Katil balina 8 m
11 – Kambur balina 14 m
12 – Narwhal balinası 4 m

Bunlara ek olarak balinalar, oksijen yetersizliği ile oluşan kas dokularındaki laktik asitin ve karbondioksidin verdiği acıdan ve halsizlikten etkilenmezler. 1.000 metre derinliğe indiklerinde bile, insanların çok düşük derinliklerde nefessiz kalmaktan dolayı yaşayabilecekleri vücut reaksiyonları balinalarda oluşmaz. Memelilerde beynin solunum sistemini kontrol eden bölümü, kandaki karbondioksit miktarı ile doğrudan bağlantılıdır. Ancak balinalarda beynin bu bölümü karbondioksite çok az duyarlıdır; bu da balinalara ayrı bir dayanıklılık kazandırır.

Balinalar su yüzeyinde on dakika boyunca derin nefes alarak, tüm oksijen depolarını doldururlar. Su altında kaldıkları her dakika için, bir nefes almaları yeterlidir. Örneğin 60 kere nefes alan bir balina, 1.000 metre derinlikte 45 dakika kalabilir. Geriye kalan 15 dakika da yukarı çıkması için gereklidir.68 Ayrıca balinalar tek bir nefeste, depo etmiş oldukları havanın %90’ından fazlasını dışarı verirler. Başka bir deyişle ciğerlerindeki bayat havanın neredeyse tamamını boşaltıp taze hava ile doldururlar. İnsanlar nefes alıp verdiğinde ise, ciğerlerdeki havanın ancak %15’ini dışarı verirler.

Darwinistler, balinalar için yaratılmış bu özel yapılar karşısında da şaşkın ve açıklamasızdırlar.

Dalış Öncesinde Yapılan Hazırlıklar

Dalma sırasında balinaların yalnızca beyin, kalp ve kuyruk gibi önemli organlarına oksijen sağlayan üstün bir sistem vardır. Bu sistemle oksijen tasarrufu yapıldığı gibi hayati organlar da korunmuş olur.

Balina dalmadan önce hızlı bir şekilde nefes aldıktan sonra, özel kapaklarla akciğerdeki hava yollarını kapatır, ayrıca özel bir damar kapama sistemi ile de kan dolaşım sistemine yeniden yön verip idare edebilir. Böylece vücutlarının hayati olmayan kısımlarına kanın gitmesi engellenerek, oksijen tasarrufu yapılır. Dalma sürecinde yalnızca beyin, kalp ve kuyruk gibi önemli organlarla kaslara oksijen sağlanır. Her şey sanki tek yönlü bir ağ gibi çalışır.

Ayrıca balina daldığı zaman kalp atışlarını yavaşlatır. Örneğin katil balinanın kalp atışı dalarken dakida 60’dan 30 vuruşa kadar inebilir.69 Metabolizmanın yavaşlamasıyla birlikte, oksijen tüketimi ve karbondioksit üretimi en aza iner. Mümkün olduğunca uzun dalabilmeleri için muazzam bir enerji muhafazası programına sahiptirler. Oksijen idaresinde ve basınç dengesinde önemli bir rol oynayan, balinalara has ağ sisteminin yapısını bilim adamları henüz çözebilmiş değildirler.

Bilim adamlarının çözemedikleri bir sistemi tesadüflere bağlamaya çalışan Darwinistler, bu üstün yaratılış karşısında çok büyük bir yenilgi yaşamaktadırlar.

 

Balinaların Nefes Alma Organı: Başlarının Üzerindeki Delik

Balinaların burun delikleri sırtlarındadır. Bu muhteşem bir sistemdir, çünkü böylelikle balinalar yatay yüzerken dahi kolaylıkla nefes alıp verebilirler.

Balinanın “burun delikleri”, karadaki memelilerin aksine, rahatlıkla nefes alıp verebilmesi için sırtına yerleştirilmiştir. Bu sayede balinalar, yatay yüzerlerken dahi kolayca nefes alıp verirler. Balinaların burunları oksijen solumaktan daha başka işlevlere de sahiptir. Balinalar nefes almadıkları zaman burunlarını büzülen bir kas ile kapalı tutarlar. Böylece buradan nefes borularına ve ciğerlerine su girmesi engellenmiş olur.

Balina suyun altına dalmadan önce nefes alır ve bu nefes alma deliğinin kaslardan oluşan kapağını kapatır. Suyun yüzeyine çıkmadan hemen önce de nefes deliğini açar ve nefesini verir. Kapalı pozisyondayken kaslar dinlenme halindedir. Dolayısıyla balina dalış süresince, nefes deliğini kapalı tutmak için fazladan enerji harcamak durumunda kalmaz.

Ayrıca balinalarda diğer tüm memelilerden farklı olarak burun delikleri ile damakları arasında bir geçiş yoktur. Bu sayede suyun altındayken, hava yollarına hiç su kaçmadan ağızlarını sonuna kadar açabilirler. Balinaların burunları çok kompleks bir yapıya sahiptir ve bütün balina türlerinin kendine has burun yapıları vardır.

Balinaların başlarının üzerinden su püskürten görüntüleri, ilk bakışta yanlış bir izlenim verebilir. Balinaların burunları su püskürtücü bir delik değil; aslında nefes alma organlarıdır. Görülen fışkırma ise sadece yoğunlaşmış su buharıdır. Bu tıpkı soğuk havada insanların ağzından buharlı nefes vermeleri gibidir. Balinalar da nefes verdiklerinde gazlar küçük bir delikten çok yüksek kuvvetle çıkar. Bu, havada büyük bir basınç artışına neden olur ve serbest hava ile karşılaştığında nefes içindeki gazlar genleşir. Fizik kanunu olarak gazların genleşmesi soğumasına, böylece su buharının damlacıklar halinde yoğunlaşmasına neden olur.

Balinalarda bu özel nefes alıp verme sistemini oluşturan, canlıya birbirinden ilginç ve hayranlık uyandırıcı özellikler bahşeden her şeyin Yaratıcısı Yüce Allah’tır. Öğrenilen her yeni bilgi bu gerçeği tüm açıklığı ile göstermektedir. Darwinistlerin yaşadığı büyük endişe ve paniğin en temel sebebi işte yaratılıştaki bu muhteşemliktir. (www.belgeseller.net)

Balinalardaki Yatay Kuyruk Yüzgecinin Hikmeti

Balinalar çifte bölmeli ve yaklaşık 10 m2 genişlikte bir kuyruk yüzgecine sahiptirler. Normal balıkların dikey kuyruklarının tersine, onların kuyrukları yataydır. Sürekli dalıp yüzeye çıkan balina için kuyruğun bu yapısı büyük kolaylık sağlar. Yüzeye çıkmak istediğinde, kuyruğunu yalnızca aşağı doğru iter; dalmak istediğinde ise kuyruğunu ters yönde çırpar. Kuyruk, itici kuvvetin yanı sıra, balinanın dengesini sağlamasında da etkilidir. Nitekim son dönemde dalış yapan insanlar da iki ayağı birleştiren paletler kullanarak, suyun içinde balina gibi aşağıdan yukarı kıvrılarak yüzerler. Bu, hızlı dalış yapmak için ideal bir stildir.

Balinaların kuyruklarının genişliği yaklaşık 10 m2 kadardır. Diğer balıklardan farklı olarak balinaların kuyrukları yataydır. Bu durum derin dalışlar yapan balina için büyük kolaylıktır. Balina yukarı çıkmak istediği zaman kuyruğunu aşağı doğru iter, dalmak istediğinde ise ters yöne çırpar. Bu mükemmel yapı balinanın az efor sarf ederek uçsuz bucaksız derinliklere rahatça ulaşmasını sağlar.

Balinanın Hidrodinamik Derisi

Bir dalgıç her ne kadar su içinde kendisini ileri doğru hareket ettiren palet kullansa da, sürtünmeden dolayı mutlaka engelleyici bir etkiye maruz kalır. Sürtünmenin yarattığı direnç etkisinden dolayı insanlar su altına daldıklarında herhangi bir şey yapmak için daha fazla efor sarf ederler. Sürtünme etkisini en aza indirebilmek için uygulanması gereken, yüzme sırasında hidrodinamik bir yapı oluşturmaktır. Bu yapı ne kadar iyi olursa, kişi sürtünmeden o kadar az etkilenir ve en az dirençle karşı karşıya kalır.

Balinaların hidrodinamik yapısı ise, devasa vücutlarına rağmen, mümkün olan en üst hızla -kimi zaman saatte 50 km ile- yüzmelerini olanaklı kılar. Balinaların vücut şekli ve derisi enerji tasarrufu sağlayacak özel bir yaratılışa sahiptir. Balinanın derisi, vücudunun üzerinde akan türbülansı azaltarak, bunu az dirençli düzgün akıma çevirmelerini sağlar. Bu, suyun çalkantılı enerjisinin bir kısmını hapseder ve vücudun etrafını saran girdapları yavaşlatma etkisi oluşturur.70 Ancak hidrodinamik mühendislerinin tespit edebildiği bu detaylar, balinanın yapısında zaten hazır olarak yaratılmıştır. Balinanın kendisinin böyle bir tespitte bulunup, genlerinde ilgili düzenlemeleri yapabilecek aklı ve gücü yoktur. Balinalara pek çok canlı arasında istisnai bir yetenek kazandıran bu özelliklerin her biri Yüce Rabbimiz’in ilmidir.

Allah bir ayetinde şöyle bildirir:

Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O’nundur. (Taha Suresi, 6)

Vurgun Yemeden Dalabilen Bir Canlı: Fok Balıkları

Fok balıklarının denizaltılara benzeyen vücutları, 4 metre uzunluğunda, 25 ton ağırlığında olabilmektedir. 71 Fok balığının vücudunun büyük bir kısmı katıdır. Ancak hava ile dolu boşlukları basınç altında, canlıya zarar vermeden ezilebilecek yapıda yaratılmıştır. Örneğin fokların kafatasları beynin etrafında sert bir şekildedir, ancak yüz kemikleri ve kaburga kemikleri içe çökebilecek şekilde yaratılmıştır.72 Su basıncı havayı ciğerlerden iter ve nefes borusu normal hacminin yarısına ulaşana kadar içe çöker.73 Fok balığının tam gerekli bölgelerde kemiklerinin esnek olması son derece olağanüstü bir durumdur. Örneğin kafatası kemiği de bu şekilde esnek bir yapıda olsa, fokların beyinleri zarar görürdü. Ancak bu esneklik sadece gerekli bölgelerdedir.

nehir manzarası

Fok balıkları, derin deniz dalışları için çok uygun özelliklerle yaratılmıştır. Kemiklerinin belli bölgelerindeki esneklik, burun deliklerinin, gırtlak ve yemek borusunun dalış sırasında kapanmasını sağlayan kas refleksi bu canlılara özel sistemlerdir.

Diğer taraftan foklar dalış yaparken bir kas refleksi, hem burun deliklerinin hem de gırtlak ve yemek borusunun kapanmasına neden olur. Böylece foklar su yutmadan ağızlarını açıp avlarını yakalayabilirler. Aynı şekilde kulaklardaki hava boşlukları da dış basınç belli bir noktaya eriştiğinde şişip burayı tıkayan kan damarlarıyla örülmüştür.74 Sadece bu özellikleri bile fokların yaşamlarını sürdürebilmeleri açısından çok önemli detaylardır. Fokların çok yüksek basınç altında bile 2 saat süre ile kalabilmelerini mümkün kılan daha pek çok özellikleri vardır. Tüm bunlar, bu canlıların “dalgıç” özelliğiyle yaratıldıklarını gösterir. Bu canlılar, Cenab-ı Allah’ın üstün yaratma sanatının muhteşem ve hayranlık uyandırıcı birer tecellileridir.

Vurguna Karşı Önlem

Fok balıkları insanların aksine derinlere yaptıkları dalışlarında, hiçbir zaman vurgun yemezler. Çünkü fok balığı dalış yapmadan önce akciğerlerinin içindeki havayı dışarı çıkararak boşaltır. Akciğerlerde havanın bulunmaması, suda batmazlık özelliğini azaltarak daha derine dalmalarına imkan verir. Ancak en önemlisi, hava olmadığı için ciğerlerle kan arasında gaz alışverişi olmaz. Böylece fok balıklarının kanında, insanlar için önemli bir tehlike olan nitrojen kabarcıkları oluşmaz.75

Vurgun adı verilen bu durum, ciğerlerinde tuttuğu havayı kullanarak derinlere dalan her canlı için bir tehlikedir. Oysa fokta böyle bir sorun söz konusu değildir, çünkü fokun kanındaki alyuvarların yapısı, bol miktarda oksijen depolamaya uygun bir yaratılışa sahiptir. Bu nedenle fok, ciğerlerinde hava tutarak dalmaya ihtiyaç duymaz. İhtiyacı olan oksijeni kanında çözünmüş olarak taşır. Ciğerlerinde hava tutmadığı için de kanında kimyasal bir dengesizlik oluşmadan derinlere dalması mümkün olur.

nehir manzarası

Yavru foklar doğdukları andan itibaren yüzebilir, hatta dalabilirler. Derin dalışlar ise ön hazırlıklar gerektirir. Foklar birkaç küçük dalış yaparak ciğerlerindeki havayı dışarı atarlar, sonra ciğerlerini kapatırlar. Ciğerlerinde hiç hava kalmadığında, eriyen ve kana karışan nitrojeni de vücutlarından atarlar, artık derin dalışa hazırdırlar. Böylesine bir hazırlık için fokların bedenlerinde nitrojeni dışarı atacak bu sistemden haberdar olmaları gerekir. Oysa bu mümkün değildir. Onlar Allah’ın ilhamına uygun olarak bu hazırlıkları yaparlar. Onların bedenlerini de, vücutlarındaki bu üstün yapıyı da, ona uygun şartları da yaratan ve canlıya buna uyumlu bir yaşam şekli belirleyen alemlerin Yüce Rabbi Allah’tır.

İnsan böyle uzun nefes tutma yeteneğine ve bunu mümkün kılacak vücut metabolizmasına sahip olmadığı için, hava solumak istediğinde özel tüpler kullanır. Derin dalış yapan bir insan, yüzeye dönerken çok hızlı bir biçimde yukarı çıkarsa, kan damarlarında nitrojen gazı kabarcığı oluşur ve kan akışı durur. Bu durum ciddi sakatlanmalara, felce, hatta ölüme sebep olabilir. Fok balığı ise derindeki basınçlı havayı solumak yerine, havayı sadece yüzeyde soluduğu için, böyle bir hayati tehlike ile karşılaşmaz. Ayrıca fokların sinüslerinin (alın ve üst çene kemiğindeki boşlukların) olmaması, özellikle de akciğerlerin küçük hacmi, kana yayılmaya elverişli nitrojen miktarını da sınırlamaktadır.

Bunların yanı sıra foklar uzun süreli dalışlarında, su altına girmeden önce birkaç küçük dalış yaparlar. Kaburga kemiklerini ve diyaframlarını açıp kapayarak ciğerlerindeki havayı dışarı atar, sonra da ciğerlerini kapatırlar. Bir süre sonra ciğerlerinde hiç hava kalmadığı için eriyerek kana karışacak nitrojeni vücutlarından attıklarında, derin dalışa hazır olurlar.

Şöyle bir düşünelim: Akıl ve şuur sahibi olmayan bir hayvan böyle bir tehlikeden nasıl haberdar olabilir? Fizik, kimya kanunlarından habersiz olduğu halde ciğerlerindeki havayı boşaltması gerektiğini nasıl bilir? Sonra burun, kulak, yemek ve nefes borusundaki girişleri kapamayı nasıl akletmektedir? Avlanmak için ağzını açtığında suyun bu yollardan geçmesinin, kendisi için tehlike oluşturacağını nasıl hesap edebilir? Bunları deneme yanılma ile öğrenecek bir imkanı yoktur. Bunu öğrenmiş olsa bile, vücudunda gerekli düzenlemeleri yapabilme olanağına sahip değildir. Dalışa uygun tüm özelliklerini bedeninde yaratan Allah’tır ve kendisini tehlikelere karşı koruyacak önlemleri de Allah’ın ilhamı ile almaktadır. Bir ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)” (Hud Suresi, 56)

Kanda En Yüksek Oksijen Taşıma Kapasitesi Foklara Aittir

Foklar da karadaki diğer canlılar gibi soluk almak zorundadırlar. Yine de uzun ve derin dalış konusunda birer ustadırlar. Tek bir dalışta, su altında yaklaşık 1-2 saat kalabilmelerini mümkün kılan en önemli özelliklerinden biri, oksijen depolama kapasiteleridir. Foklar kaslarındaki oksijen depolayan miyoglobin proteinine daha yüksek oranda sahiptir. Araştırmalara göre fokların kanı, canlılar arasında oksijen taşıma kapasitesi en yüksek kandır. Fok insana göre iki kat daha fazla oksijeni kan hacmini artırarak stoklamaktadır. Fok vücut kütlesinin %14’ü kadar oksijeni, özellikle tam ihtiyacı olan bölgelerinde -kanında ve kaslarında- stoklar. Dalış esnasında oksijenin sadece %5’i akciğerlerine giderken, kanına %70 ve kaslarına %25 oranında oksijen gider. İnsanlar ise vücutlarındaki oksijenin yalnızca %51’ini kan dolaşımında tutabilirler. Asıl olarak ciğerlerindeki, %36’sını depoladıkları oksijeni kullanırlar. Diğer taraftan fokların dalağı, 24 litre kan depolama kapasitesine sahiptir. Foklar daldıklarında dalak büzülerek, depolanan oksijeni kana aktarır.

Kan Akışının Ayarlanması

Bilim adamları dalış yapan fokların oksijen tüketimini azaltmak için kanın kaslara, dokulara ve iç organlara akışını aşamalı olarak kapattıklarını; kan dolaşımlarını beyin ve merkezi sinir sistemleriyle sınırlandırdıklarını tespit etmişlerdir. Kanlarını ciğer, mide gibi daha az oksijene ihtiyaç duyan ve hayati olmayan organlardan, beyin, omurilik gibi önemli ve kaslar gibi yüzmek için gerekli organlara yönlendirirler. 76

Ayrıca foklar depoladıkları oksijeni de tasarruflu tüketebilirler. Dalma refleksi kalp atışını yavaşlatır ve buna bağlı olarak oksijen tüketiminde bir azalma olur. Kalp ritmini ve metabolizmalarını yavaşlatarak, enerji tüketimini minimuma indirirler; böylece vücutları “rölanti”de çalışır.77 Foklar kalp atışlarını dakikada 120 atıştan 30-35’e kadar aşamalı olarak azaltabilmektedirler. Gri fok balığı kalbini 60 saniye boyunca durdurabilir. Böyle bir oran, insanlar için kalp yetmezliği sınırıdır.78 Hortumlu fok balıklarının kalbi ise kısa süreli olarak dakikada 2-3 atışa kadar dahi yavaşlayabilir.

Fokların dalışları sırasında metabolizmalarını %40-50 yavaşlatmaları, oksijeni daha iktisatlı kullanmalarını ve böylece su altında daha uzun süre kalabilmelerini sağlar. Ancak bu son derece zorlu bir durumdur. Alaska Üniversitesi’nde deniz bilimci olan Michael Castellini, bu zorluğu “Aerobik yaparken nefesinizi tutmak gibi bir şey” diyerek açıklamaktadır.79

Yüksek Basınca Uygun Sinir Sistemi

Yüksek basınç, insan için ölümcül etkilere sahip bir ortamdır. Kaliforniya Üniversitesi’nden biyolog Burney Le Boeuf, basıncın sinir hücreleri üzerindeki etkisini, “İstem dışı sarsılmaya, nöbetlere ve ölüme yol açar, nöronlarınız aynı anda sinyal yolladığından bütün vücudunuz gerilir” şeklinde tarif etmektedir.80 Fakat foklar yüksek basınç altında son derece rahat yaşayabilmektedirler. Fokların yüksek basınç altındaki sinir sendromundan nasıl korundukları bilim adamları için halen sırrını korumaktadır. 100-200 metre derinliğe inildiğinde artan basıncın sinir hücrelerini sıkıştırarak çeşitli rahatsızlıklara sebep olması gerekirken, foklarda hiçbir zaman bu duruma rastlanmaz.

Bütün bu özellikleri tesadüflere bağlamaya, bunun adına “evrim” diyerek açıklama yapmaya çalışanlar, artık insanları aldatamamaktadırlar. Bu muhteşem özelliklerin farkında olan her insan canlılarda bir olağanüstülüğün, çarpıcı ve ihtişamlı bir sanatın hüküm sürdüğünü rahatlıkla anlayabilmektedir. Bu sanat, Yaratılış’tır. Bu ihtişamlı Yaratılış’ı bizler için var eden Yüce Kudret ise, alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

… Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah’ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, Bizim ayetlerimizi (bilerek) inkar ediyorlardı. (Fussilet Suresi, 15)

Suda Yaşayıp Islanmayan Bir Canlı: Su Samuru

Su samurları beslenmek için denize dalarlar. Genellikle 18 metreden daha sığ sularda avlanırlar ve dalışları bir iki dakika sürer. Ama 100 metre derine dalan ve su altında dört beş dakika kadar kalan su samurları da bilinmektedir.81 Nefesini tutan bir insan için 2 dakikadan sonra beyin hasarı, bayılma gibi riskler başlar. Bu canlılar ise özel yaratılmış metabolizmaları ile bu yönden insandan kuşkusuz ki üstündürler. “Suya dalma” yetenekleri, aslında çok kapsamlı zorlukların üstesinden gelmelerini gerektirir. Ancak su samurunun bu zorlukların hiçbiri ile özel olarak mücadele etmesi gerekmez; çünkü vücudu su altına dalabilmek için doğuştan en uygun özelliklerle yaratılmıştır.

Su samurları nefeslerini çok uzun süre tutabilirler, çünkü akciğerleri kendi ölçülerindeki bir memeliye göre iki buçuk kez daha geniştir. Büyük ciğerler oksijen depolanmasını ve su samurunun suda yüzerken batmamasını sağlar. Su samurları basınç altında ciğerlerinin zarar görmeden çökmesine olanak veren esnek kaburgalara sahiptirler. Su samurları ayrıca direkt olarak kan damarlarına kesintisiz oksijen sağlayan ve küçük, hava dolu akciğer keselerine bağlanan kıkırdaklı hava kanallarıyla da donatılmışlardır. Buna ek olarak su samurunun kanı dalış sırasında, basınç altında artan fazla karbondioksidi tolere edebilecek özel bir yaratılışla yaratılmıştır.

Boyu yaklaşık 60 cm uzunluğunda olan su samurunun, 30 cm uzunluğunda sağlam ve yassı bir kuyruğu vardır. Vücutları çok esnek olan su samurlarının kuyrukları kalındır ve kuyruk başlangıç noktasında kaslı, aşağısında ise düzdür. Kuyruk bu özellikleriyle, su samuruna yüzerken kürek ve dümen görevi görerek yardımcı olur.

Su samurunun su içinde yaşamasını olanaklı kılan bir diğer özelliği de pençeleridir. Kısa ayaklarının dibindeki ufak pençelerinde beş parmağı vardır. Bu parmakların bir zarla birbirine bağlanmış olması pençenin yüzeyini genişletir. Bu perde ayaklar, samurların usta birer yüzücü olmaları için önemli bir vesiledir.

Su samurları kendi yavrularını karınlarının üstünde taşır ve zamanı geldiğinde onlara yüzme öğretirler. Olağanüstü dikkat ve emek gerektiren bu eğitim süreci yavrular için çok önemlidir. Darwinistler, canlıların bu şuurlu ve fedakarane davranışlarından dolayı derin bir açmaz içindedirler.

Ayrıca su samurunun su altında burun ve kulak deliklerini kapatma özelliği vardır. Bu işi uzun tüylerinin yardımıyla başarır. Kafatasının üstüne yerleştirilmiş olan gözleri ve burun delikleri, suya yarı dalmış durumda yüzerken su samurlarına yüzeyden yukarısını görebilme ve nefes alabilme imkanı sağlar. Bir su canlısı olan samurların bütün özellikleri, onların suda rahat yaşayacakları ve hareket edecekleri şekilde yaratılmıştır. İşte bu, Darwinistlerin tesadüf veya ara geçiş hikayeleriyle asla açıklayamadıkları ve açıklayamayacakları üstün bir yaratılıştır.

Su Samurunun Islanmayan Kürkü

Su samurlarının en şaşırtıcı özelliği ise, vücutlarını kaplayan kürkün ıslanmamasıdır. Su samurlarının vücudunu sıkı sıkıya saran yumuşak ve parlak koyu gri tüyleri, o kadar etkili bir koruyucudur ki, samurlar günlerce derileri ıslanmadan yüzebilirler. Bu post, suyu itmeye yarar ve üst kısmı ıslandıktan kısa bir süre sonra da kurur. Kalın kürk, su samurunu aynı zamanda soğuğa karşı da korumaktadır. Birçok deniz hayvanından farklı olarak su samurlarının derilerinin altında izolasyon sağlayan bir yağ tabakası yoktur. Bu nedenle kalın kürkleri, onları soğuktan koruyan tek koruyucudur.

Dünyadaki tüm hayvanlardan daha kalın bir kürke sahip olan su samuru, her 3 cm2’de bir milyon tüye sahiptir. Bir insanda ise sadece 20.000 saç teli bulunmaktadır. Su samurunun kalın kürkündeki tüyleri ayırıp derisine bakmak isteyen bir kişi, hiçbir şekilde derisini göremez. İşte bu kalınlık onu okyanusların dondurucu soğuklarından korumaktadır.

Kürkün sıcak tutması, ancak temiz ve düzgün olmasına bağlıdır. Bu nedenle su samuru kendini sürekli olarak temizlemek zorundadır. Bu işlemi ise iki aşamada gerçekleştirir: ilk aşamada temizlenmek için öncelikle kendini sürekli olarak ovalar. İkinci aşamada ise halı silkeler gibi kendine hafifçe vurur. Bu sayede hem kürkü temizlenmiş olur, hem de bedeninde bulunan özel bir bezden, su geçişini engelleyen bir yağ salgılanır. Su samurunun temizlenmek için sergilediği bu davranışlar, aynı zamanda kürkü oluşturan tüylerin arasına hava dolmasına da yarar. Dolan hava sayesinde ise derinin ılık ve kuru kalması sağlanır. Dış etkenlerden yalnızca kürkleri vesilesiyle korunan su samuru için bu temizlik, yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayan son derece önemli bir gerekliliktir.

Su samuru dünyadaki bütün hayvanlardan daha kalın bir kürke sahiptir. Her 3 cm2‘de bir milyon kadar tüy bulunur. Bir insanda ise toplamda yalnızca yaklaşık 20.000 adet saç teli bulunmaktadır. Su samurlarının vücutları iki çeşit tüyle kaplanmıştır. Tüylerden bir kısmı diğerlerinden daha kısadır ve uzun tüyler kısaları saklar. Bu kısa tüyler koruyucu bir göreve sahiptir. Bu olağanüstü koruyucu sistem, kürklerin su geçirmez olmasını sağlar. Böylelikle samurlar, günlerce derileri ıslanmadan yüzebilirler. Kalın kürk aynı zamanda su samurlarını soğuğa karşı da korur.

Su samurlarının tüyleri, perdeli ayaklarının yanından büyümeye başlar ve su girişini engelleyecek şekilde deri yüzeyini örümcek ağı gibi sarar. Bilim adamlarının su samuru tüyleri ile ilgili yaptıkları araştırmalar, tüylerin birbirine geçmesini sağlayan plakalar şeklinde oluştuğunu göstermektedir. Bu birbirine geçmeli sisteme memeli canlılarda pek rastlanmaz. Başka bir deyişle, su samurunun tüyleri bilinen klasik bir tüy yapısına sahip değildir.

Ayrıca ilk bakışta hayvanın vücudu tek tip tüyle kaplı gibi görünmesine rağmen, yapılan detaylı araştırmalarda, su samurlarının kürklerinin iki çeşit tüyden meydana geldiği ortaya çıkmıştır. Su samurunun tüylerinin iki çeşit olması, hayvanın vücudunun sudan daha iyi korunmasına neden olur. Tüylerden bir bölümü diğerlerinden daha kısadır ve uzun tüyler kısaları saklar. Üstteki tüylerin alt kısmındaki -üst derinin tam altında- özel olarak şekillendirilip yerleştirilmiş olan bu kısa tüyler, koruyucu bir göreve sahiptir. Pennsylvania Tıp Fakültesi Hücre ve Gelişim Profesörü John W. Weisel ve ekibinin elektron mikroskobunda yaptıkları bu incelemeler, tüylerin olağanüstü yalıtım yeteneğine sahip olduğunu ortaya koymuştur. 82

Tüylerin bu yapısı canlının hücrelerindeki DNA’da kodlanmış olarak bulunmaktadır ve her su samuru bu olağanüstü özelliğe sahiptir. Mutasyon gibi yıkıcı ve mutlaka zararlı olan etkilerle, bir canlının genlerinin tesadüf eseri böylesine hayati özellikler kazanması kuşkusuz ki imkansızdır. Tüylerin oluşumunda, diziliminde, sıklığında, uzunluğunda mükemmel derecede istisnai bir düzen vardır. Bu üstünlük, bir yaratılış mucizesidir. Darwinistler ise her yaratılış mucizesinde olduğu gibi bu özellikler karşısında da suskundurlar. Çünkü su samurunun tek bir tüyü, Darwinizm’i yıkıp yok etmek için yeterlidir.

Kürklerinin su geçirmez özelliği, kuyruklarının özel yapısı, perde ayakları gibi tüm hayranlık uyandırıcı özellikleriyle su samurlarını yaratan alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O’nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir. (Şura Suresi, 29)

Fokların Derin Denizlere Dalmaya Elverişli Vücut Yapılarına Örnekler

Akciğerler: Dalma sırasında oluşacak riski azaltacak şekilde, basınç altında sıkışabilirler.
Eller, ayaklar ve kuyruk: Dalışlar sırasında bu kısımlara daha az kan gider.
Nabız: Kalp atışları oksijen tüketimini azaltmak üzere yavaşlar.
Kaslar: Oksijen miyoglobin içinde kaslarda depolanır.
Yağlar: Isı kaybını önler ve enerji depolar.
Geniş kan hacmi: Daha fazla oksijen depolayıp taşıyabilmek için kanında daha fazla hemoglobin ve miyoglobin bulunur.

BİR CANLININ DERİNLERE DALABİLEN ÖZELLİKLERE SAHİP OLMASI, TESADÜFLERLE AÇIKLANAMAZ

İnsan bedeni derin denizlere dalış yapabilecek, su altında yaşamını sürdürebilecek bir yapıyla yaratılmamıştır. Bu nedenle insanın derin denizlere gelişigüzel dalış yapması son derece tehlikelidir. En deneyimli, en teçhizatlı dalgıçlar dahi, yüksek basınç ve ısı farkından kaynaklanan bir çok problemle karşılaşırlar hatta bu çoğu zaman ölümle sonuçlanır. Örneğin sadece Amerika’da her sene 100.000 dalgıçtan 10’a yakını dalış esnasında yaşamını kaybetmektedir. 83

Deniz altında yaşayan canlıların muhatap olmadığı tehlikelerin her biri, söz konusu canlıların bu koşullara uygun yaratıldıklarını göstermektedir. Yapıları ile ilgili tüm detaylar bir canlının tesadüf eseri, yüksek basınç altında yaşamaya uygun özellikler kazanamayacağının açık delillerindendir. Akıl ve şuur sahibi bir insan dahi, fizik, kimya, biyoloji, tıp gibi pek çok bilim dalının kapsamlı ilmiyle, yüksek teknoloji imkanlarıyla derin denizlere dalmayı güçlükle başarmaktadır. Akıl ve şuurdan yoksun hayvanların ise, kendileri için tedbir almaları, vücutlarında yüksek basınca ve soğuğa dayanıklı sistemler oluşturmaları mümkün değildir. İnsanların derin denizlerde karşı karşıya oldukları tehlikeler düşünüldüğünde canlılardaki yapıların muhteşemliği açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu tehlikelerden başlıcaları şöyledir:

Derinlik sarhoşluğu: “Azot narkozu” ya da “nitrojen narkozu” da denilen bu rahatsızlıkta, zihinsel faaliyetlerde belirgin bir azalma, bilinç bulanıklığı oluşur. Nitrojenin uyuşturucu etkisi basınç altında artar. Bunun sebebi nitrojenin sinir hücreleri arasındaki elektriksel iletişime etki ederek algıları yavaşlatmasıdır. Bu yüzden çoğu dalgıç 30 metreden derine indiklerinde, şuurlarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalır.

Kemik bozulması: Düzenli olarak basınçlı ortamlara maruz kalan kişilerde, kemik nekrozu (ölümü) görülmektedir. Hatta bir defaya mahsus basınçlı ortamlarda bulunmuş kişilerde dahi bu önemli rahatsızlık oluşabilmektedir.

Hava sıkışması: Su altında yaklaşık her 10 metrede basınç 1 atmosfer artar ve basınca bağlı en büyük hacim değişiklikleri ilk metrelerde gerçekleşir. Dalış sırasında basınç artışı nedeniyle, vücut içinde gaz içeren boşlukların hacminin azaltılması gerekir. Ancak dalışa uygun yaratılmayan insanın vücudunda, bu tür bir küçülme olmaz. Dolayısıyla akciğerlerinde sıkışma olur ve bu boşluklara kan dolmaya başlar. Bu durum, akciğerlerin iç kanama ve sıvı birikimi sonucunda zarar görmesine yol açar.

Hücrelere hava dolması: Tıpta “amfizem” olarak bilinen bu durumda, iki akciğer arasında biriken hava, kalp ve ana damarları sıkıştırarak dolaşım bozukluğuna yol açar. Kesik kesik nefes alma, baygınlık ilk belirtilerdir. Diğer taraftan havanın cilt altına kaçması da söz konusudur. Boynun alt kısmına hava dolduğunda, seste değişiklikler olur. Durumun şiddeti arttıkça ciltte morarma, solunum güçlüğü oluşur.

Kulak sıkışması: Normal koşullarda kulağın iç basıncı, dış basınca eşittir. Su altına indikçe, orta kulaktaki hava sıkışarak kulak zarına baskı yapmaya başlar. Orta kulak, tıkanık östaki borusu sebebi ile sıkışmaya maruz kaldığında, iç kulak da bundan etkilenir ve basınç arttıkça zarda yırtılma meydana gelebilir.

Karbondioksit fazlalığı: Tıpta “hiperkapni” olarak bilinen bu durumda, kandaki karbondioksit seviyesi artmıştır. Eğer dalgıç, su altında çok güç sarf etmesi gereken bir iş yapmaya kalkışırsa, dalgıcın kasları solunum sisteminin atabileceğinden daha fazla CO2 üretmeye başlar. Vücuttaki yüksek orandaki kirli hava, akciğer keseciklerinde temiz havanın yerini alır. Dalgıç nefes alma zorluğu, baş ağrısı, yorgunluk, bilinç bulanıklığı, kas spazmları hisseder. Bu durum bayılmaya kadar götürebilir ki, bu da su altında son derece ciddi bir tehlikedir.

Karbondioksit azlığı: Kanda normalin altında karbondioksit bulunması haline ise “hipokapni” denir. Karbondioksit basıncının azalması sonucunda, çeşitli kaslarda titremeler, ellerde kasılmalar, kaslarda iğnelenmeler, baş dönmesi ve bilinç kaybı meydana gelir.

Vurgun hastalığı: Yüksek basınç, kanda çözünmüş nitrojenin vücuda dağılmasına neden olur. Dalgıç ne kadar derine iner ve orada ne kadar uzun kalırsa, vücudunda o kadar nitrojen çözünür. Eğer dalgıç derinlerden çok hızlı çıkarsa, basıncın azalmasından dolayı nitrojen tekrar gaz haline döner ve vücutta nitrojen kabarcıkları oluşur. Bu kabarcıkların damarları tıkaması sonucunda ortaya çıkan duruma “vurgun” denilir. Vurgun felç ve ölüme sebep olabilir.

Soğuk suyun etkisi: Soğuk suyun vücut üzerinde olumsuz etkileri vardır. Vücut ısısının ayarlanması böyle bir ortamda daha güçleşir. Soğuk suya dalmak, hızlı soluk alıp vermeye sebep olur. Titreme, kalp ritm bozuklukları, vücudun yüzeye yakın bölgelerinde kan dolaşımının kesilmesi, güç ve koordinasyon kaybı, iç kaslara kan akışının azalması, hareket güçlüğü gibi tehlikeler söz konusu olur.

Oksijen zehirlenmesi: Kanda çok fazla oksijen olması durumunda zehirlenme gerçekleşir. Deniz seviyesinde havada %20 oksijen vardır. Derinlere dalındığında bu yüzde aynı kalmasına rağmen, insan vücuduna daha fazla oksijen molekülü alır. Oksijen atomları basınç altındayken her zaman başka bir atomla birleşmezler ve “serbest radikal” olarak bilinen tahrip edici moleküller olarak dolaşırlar. Bu durum da, çarpıntı, öksürük ve hatta felce neden olabilir.

Karbonmonoksit zehirlenmesi: Kandaki karbonmonoksit, oksijene kıyasla hemoglobinle 200 kat daha kolay bağ kurar ve hemoglobini kolay kolay bırakmaz. Bu da kanın daha az oksijen taşıması anlamına gelir. Bu durum dalgıç derindeyken olduğunda, baş ağrısı, baş dönmesi, görme bozukluğu gibi rahatsızlıklara neden olur; hatta oksijen yetersizliğinden dolayı kişi bayılabilir.

Bu hayati sorunların hiçbir dalgıç hayvanlarda görülmez. Sürekli su altına daldıkları, hatta derinlerde yaşadıkları ­halde, bu tehlikelere karşı vücutlarında tedbir alınması gerekmez. Çünkü deniz canlılarının her biri, bu ortam için gerekli teçhizatlarla birlikte yaratılmıştır. Derin denizlerdeki canlılık Rabbimiz’in her yeri sarıp kuşatan ilmini, benzersiz sanatını ve sınırsız hakimiyetini en güzel şekilde sergilemektedir.

Balina Yüzgeçlerinden Uçak Kanatlarında Faydalanılıyor

Humpback balinalarını (megaptera novaeangliae) diğer balina türlerinden ayıran en önemli özellik, girintili-çıkıntılı yüzgeçleridir. Yapılan araştırmalar, girinti ve çıkıntılardan oluşan bu özel yapının, balinaya bilinen yüzgeç şeklinden daha verimli bir hareket imkanı sağladığını göstermiştir. Nitekim bu balina türleri, diğerlerine göre son derece akrobatik hareketler yapmaları ile tanınırlar.

Günümüzde uçak kanatlarında kullanılan tasarımın pürüzsüz ve düzgün bir şekli vardır. Ancak Duke Üniversitesi araştırmacıları, bu balina türünün yüzgeçlerinden yola çıkarak şu ana kadar kullanılanlardan çok farklı yeni bir model oluşturdular. Mühendisler tırtıklı yapıların eklenmesiyle oluşturulan bu model ile, tırtıkların olmadığı modelleri karşılaştırdılar. Tırtıklı kanatların durma açılarının tırtıksız kanatlara göre %40 daha iyi olduğu tespit edildi.84 Ayrıca havanın, tırtıklı yapıları %8 daha fazla kaldırdığı ortaya çıktı.

Bir diğer avantaj ise geriye sürükleme kuvvetinin bu modelde %32 daha az olmasıydı. Araştırmayı yürüten bilim adamlarından L. E. Howle artan kaldırma kuvvetinin ve azalan geri itme kuvvetinin eşzamanlı olarak başarılmasının aerodinamik verimliliği artırdığını ifade etti.85

Bilim adamları sistemin detaylarını incelediklerinde tırtıklı yapıların kanat üstünde dönen girdaplara sebep olduğunu tespit ettiler ki bu son derece avantajlı bir durumdur. Uçak kanatlarının üstündeki girdaplar, kanadın üstündeki havanın dağılıp arka tarafa gitmeden kanatlardan uzaklaşmasını engellemektedir. Bu ise uçağın daha dik açılarda durmasını ve daha yüksek kaldırma kuvvetine sahip olmasını sağlamaktadır.

Günümüzde bilim adamları her alanda doğadaki modellerin üstünlüğünü tasdik etmekte, yeni icatlar için canlılardaki sistemleri örnek almaktadırlar. Bilim adamlarına ilham veren bu tırtıklı şeklin, düz bir yüzgeçten daha verimli olacağını, balinanın kendisinin hesap edemeyeceği açıktır. Diğer tüm özellikleri gibi balinaların yüzgeçlerindeki tırtıklar da, belli bir amaç için yaratılmıştır ve tesadüflerin eseri olamaz. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Yaratıcısı olan Rabbimiz sonsuz ilmiyle kuşattığı tüm evreni, hayranlık uyandıran sayısız detayla birlikte yaratmıştır. Balinanın yüzgeç şekli ise, bu mükemmellikler içinden bir örnektir.

Balinalar Hakkında İlginç Bilgiler

* Balinalar çok güçlü kuyruk kaslarına sahiptir ve mükemmel vücut şekilleriyle suda zorluk çekmeden ilerleyebilirler. Diğer balıklar kuyruklarını sağa ve sola hareket ettirerek yüzdükleri halde, balinalar kuyruklarını aşağı ve yukarı doğru hareket ettirerek yüzerler.

* Balinaların ciğerleri 3.000 litrelik hacme sahiptir; bu miktarda hava 750 balonu şişirebilir. İnsanların ciğer kapasitesi ise sadece 4 litredir.86

* Mavi balinalar güçlü akıntılar olmasına rağmen, saatte 28 kilometre hızla yüzebilir. Bunu yapmak için dakikada 20.000 litre oksijene ihtiyaç duyarlar.

* 1,5 saat gibi uzun süreli dalışları ile ünlü sperm balinaları, 3.000 metre derinliklere saatte 7-8 km hızla, dikey olarak dalabilir. 1.000 metrede basınç 101 atmosfere çıkar; bu seviyede bir balinanın her cm2’sine 101 kiloluk basınç etki eder. Benzetme yapılacak olunursa, bu ağırlığın altında kalmak, ağırsiklet bir boksörü tek bir parmakla taşımaya benzer. 87

* Sperm balinaları, hava solumalarına rağmen, hayatlarının %90’ını deniz dibinde geçirirler.88

* Katil balinalar yunuslardan sonra en hızlı yüzen deniz memelileridir. Son derece çevik olan ve yüksek manevra kabiliyetine sahip bu canlılar, saatte 30 kilometre hızla yüzerler. 89

* Bazı balinalar 850 kilowattan daha fazla enerji üretir; bir araba ise ancak bunun 1/10’unu üretir.

* Bir balina, yeryüzünde yaşamış en büyük hayvan olan dinozorların iki katı büyüklüktedir. Yetişkin bir balina, 200 ton ağırlığında, 33 metre uzunluktadır, sadece dili bir fil ağırlığındadır.

* Balinanın başının üstündeki nefes alma delikleri, küçük bir çocuğun geçebileceği kadar geniştir. Nefesini bu delikten dışarı verdiğinde, yoğunlaşmış su buharı tazyikle 9 metre yükseğe kadar çıkar. Sessiz bir günde, gökgürültüsünü andıran bu püskürtme sesi kilometrelerce öteden duyulabilir.90

* Bir Humpback balina, 1 günde 1 ton yemek yiyebilir.91

Dalış Ustaları İmparator Penguenleri

İmparator penguenleri, 500 metre derinliğe 5 ila 12 dakika arasında, nefeslerinde ve kan basınçlarında herhangi bir problem olmadan dalabilirler.92 Ayrıca normalde kalp atışları dakikada 60-70 arasında iken, dalış öncesinde dakikada 180-200’e kadar çıkar ve bu sayede vücutlarına daha fazla oksijen alırlar. Suya girer girmez ise bu hız dakikada 100 kalp atışına kadar düşer ve dalış süreci boyunca 20 vuruşa kadar iner.93

İhtiyaçları olan oksijeni, ciğerlerindeki havadan değil, kaslarının içinden karşılayan penguenler, uzun süre nefes almadan yüzer ve diledikleri kadar da derine dalabilirler. Bu canlılar kanlarındaki oksijen en düşük seviyede bile olsa yüzmeye devam edebilirler, insanlar ise böyle bir durumla karşılaştıklarında vurgun yerler.

Bu seviye, penguenler için 20 mm Hg iken, insanlarda ise 25 mm Hg’dir. Bütün bu bilgilere rağmen bilim adamları penguenlerin nasıl olup da kan basıncından etkilenmeden suyun içindeyken, büyük bir hızla buzun üzerine atlayabildiklerine henüz bir açıklama getirememişlerdir.94

Penguenlerin burada birkaç örneğine yer verilen özellikleri Allah’ın bu canlılar üzerindeki şefkat ve merhametinin göstergelerindendir.

Okyanusların Derinliklerinde Beslenen Hortumlu Fok Balıklarını Allah Rızıklandırır

Hortumlu fok balıkları denizde iken vakitlerinin %90’ını suyun altında sürekli dalışlar yaparak geçirirler. Saatte iki üç kez, 500-550 metre derinliklere dalar ve dalış aralarında yüzeyde sadece 2-3 dakika dinlenirler. Dalışları kimi zaman iki saat kadar uzun süreli de olabilir.95

Hortumlu fok balığının yüksek basınç altında uzun süre kalabilmesi, sahip olduğu istisnai fizyolojik özelliklerden kaynaklanır. Bedenindeki bu özellikleri yaşadığı ortama uyumlu yaratan ve hortumlu fok balığını derin denizlerdeki zorlu şartlara dayanıklı kılan Yüce Rabbimiz Allah’tır. Okyanuslardaki canlılığın yoğun olduğu, besin açısından en zengin alanlara dalabilme özellikleri de Yüce Allah’ın rızıklandırmasıdır. Bir ayette şöyle buyrulur:

Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir. (Ankebut Suresi, 60)

200 Milyon Yıldır Mükemmel Halleriyle Var Olan Deniz Kaplumbağaları

Deniz kaplumbağalarının en büyüğü olan deri sırtlı kaplumbağa (Dermochelys coriacea) 35 km hızla yüzebilir ve 900 metre derinliğe dalabilir. En derine dalan kaplumbağa çeşidi olan deri sırtlıların, diğer deniz kaplumbağalarından farklı olarak sert kabukları bulunmaz. Bunun yerine düz ve kauçuk benzeri koruyucu bir deri katmanına sahiptirler.

Deri sırtlı kaplumbağalar 1.85 cm uzunluk ve 637 kiloya varabilen bedenleriyle ısılarını, kas dokularında muhafaza ederler. “Termal durgunluk” olarak tanımlanan bu durum, mühendislerin enerji tasarrufu ve ısı muhafazası için kullandıkları bir terimdir. Kaplumbağalar bu ısı muhafaza şekliyle, vücut sıcaklıklarını çevrelerindeki sudan daha üst bir seviyede tutabilirler.96

Darwinistler kendilerince bu canlıların, karadaki kaplumbağaların suya dönmüş şekilleri olduğunu iddia ederler. Ancak elbette hiçbir Darwinist, kara kaplumbağalarının suya uyum sağlayacak özellikleri nasıl ve neden edindiklerini ve su kaplumbağalarının nasıl olup da basınç altında ­­dalabilecek, soğuk sularda yüzebilecek olağanüstü özellikler kazanabildiklerini açıklayamaz. Darwinistlerin yaptığı şey genellikle gerçekleşmesi imkansız bir iddiayı ortaya atıp sonra “her şeyi tesadüfler yaptı” şeklindeki mantık dışı açıklamalar getirmektir. Çünkü Darwinizm, bilimle, akılla, delillerle değil, sahtekarlıklarla, hikayelerle, aldatmacalarla ortaya çıkmış ve insanlara zorla dayatılmış bir teoridir.

Evrimci bir biyolog olmasına rağmen Richard Ellis, söz konusu canlılarla ilgili Darwinistlerin içinde bulunduğu bu açmazı şöyle ifade etmektedir:

Günümüzde deniz kaplumbağalarının karada yaşayan fakat denize dönen sürüngenlerden geldiğine inanılır, fakat herhangi bir ara geçiş formu tespit edilememiştir. Fosilleşmiş kara kaplumbağaları bulunmaktadır, bunların sütun benzeri bacakları ve pençeli ayakları bulunur. Fosilleşmiş deniz kaplumbağalarının ise yüzgeçleri vardır, fakat fosil kayıtlarında yarı suda yaşayan kaplumbağalara benzer bir canlı bulunmamaktadır.97

Deliller çok açık göstermektedir ki kara ve deniz kaplumbağaları ayrı fizyolojik özelliklerle yaratılmış, tamamen farklı canlılardır. İkisi arasında ise herhangi bir geçiş yoktur. Nitekim evrimci paleontolog Robert Carroll da bunu şu şekilde kabul etmektedir:

“Kaplumbağaların kabukları kolaylıkla fosilleşmelerine ve küçük parçalar bile kolaylıkla fark edilmesine rağmen, şimdiye dek daha eskiye ait, daha ilkel bir kaplumbağa tanımlanmamıştır.” 98

Burada şunu hatırlatmak gerekir ki, evrimcilerin ara fosil açmazı yalnızca deniz kaplumbağaları ile sınırlı değildir. 150 yıldan fazla süredir devam eden ve 350 milyondan fazla fosilin çıkarıldığı kazılarda, tek bir tane bile ara fosil bulunmamıştır, bulunması da imkansızdır. Fosil kayıtları aşama aşama evrimleşen değil, bugünkü mükemmel halleriyle ortaya çıkmış ve yaşamış canlılarla doludur. Deniz kaplumbağaları da 200 milyon yıldır tarih sahnesinde bugünkü kusursuz yapılarıyla yer almaktadırlar.

DİPNOTLAR

Advertisements