Vicdan ve Aklın Gösterdiği Gerçek: Yaratılış

Leave a comment

ateryalizm ve onun sözde bilimsel dayanağı Darwinizm benzeri ateizm üzerine kurulu ideolojiler, evrendeki ince plan ve hesap gerektiren detayları, canlılığın oluşumunu sağlayan dengeleri kendilerince tesadüflere bağlarlar. Allah’ın varlığını ve Yaratılış gerçeğini inkar etmek adına, bütün imkansızlıkları yok sayarak, evrendeki tüm hassas dengelerin tam olmaları gereken ölçülerle, milyarlarca yıldır hiç bozulmadan, tesadüf eseri var olduklarını öne sürerler. (Allah’ı tenzih ederiz) Halbuki bu kusursuz düzen, bir an için tesadüfi etkilerle yönlenecek olsaydı; hiç şüphesiz şu anda ne okuduğunuz bu kitabın varlığından ne de yeryüzündeki canlılıktan söz etmemiz mümkün olurdu. Çünkü rastgele meydana gelen olaylar, gelişigüzel etkiler hiçbir şekilde iç içe geçmiş, düzenli sistemleri, canlılardaki belirli amaçlara yönelik akıl ürünü yapıları ortaya çıkaramaz. ‘

Bu gerçeği söylemek içinse Latince kitaplar okumanıza, ciltlerce ansiklopedilik bilgi edinmenize ya da profesör ünvanına sahip olmanıza gerek yoktur. Akıl ve mantık sahibi bir insan olarak karmaşa ve düzensizlikten, olağanüstü bir düzenin var olamayacağını siz de kolaylıkla takdir edebilirsiniz. Doğruları gizlemenize izin vermeyen bir vicdanınız varsa; bu, çok istisnai koşulların bir araya gelmesiyle devam eden canlılığın, kendi kendine ortaya çıkamayacağını da hemen anlarsınız. Dürüst düşünüyorsanız; tesadüf denen kavramın yaratma gücünün olamayacağını; dolayısıyla yunusların, rengarenk balıkların, kuzuların, tavuskuşlarının, menekşelerin, üzümlerin ve insanların tesadüfler sonucu oluşmayacağını da kesin bir kanaatle tasdik edersiniz.

Kuran’da inkar eden kimselerin de bu gerçekleri bildiklerine, “Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler…” (Neml Suresi, 14) ve “Hakkı batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz.” (Bakara Suresi, 42) ayetleriyle dikkat çekilmektedir. Allah hakkın batıl olanlar üzerindeki üstünlüğünü ise, “Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir…” (Enbiya Suresi, 18) ayetiyle haber vermektedir. Dolayısıyla Allah’ın varlığının delillerini görmezden gelmek isteyenler, gerçeklerden ne kadar kaçarlarsa kaçsınlar, bir ömür boyu soludukları havada, içtikleri suda, seyrettikleri manzarada, Allah’ın sınırsız gücü, ilmi, sanatı ile kuşatılmış olarak yaşayacaklardır.

Bu kitapta Yaratılış delillerinin deniz altındaki örneklerinden bir kısmına değinilmektedir. Okuyacağınız örneklerde anlatılan her detay son derece önemlidir. Çünkü bu detayların her biri özel olarak yaratılmıştır ve söz konusu canlıların tesadüfen oluşamayacak kadar kompleks yapılara sahip olduklarını gözler önüne sermektedir. Bu kitabı okurken bir yandan aklınızdan çıkaramayacağınız bilgiler edinirken, bir yandan da Allah’ın ilmini ve sanatını daha derinden takdir etme fırsatını kazanmış olacaksınız. Aynı zamanda Darwinist yayınlarda gördüğünüz evrim teorisi ile ilgili iddiaların geçersizliğini, söylenen kasıtlı yalanların doğrularını, deniz altında yaşayan canlılardaki delilleriyle bulacaksınız. Şimdiye kadar kariyer endişesi ile evrim teorisine körü körüne bağlı kalan bilim adamlarının, gerçekler karşısında direnerek ne denli büyük emek, vakit ve maddi kayıp içerisinde olduklarını da açıkça göreceksiniz.

Bu kitapta, günlük hayatta sıklıkla muhatap olmadığınız, genellikle belgesellerde görebildiğiniz son derece renkli ve muhteşem bir dünya olan deniz altındaki canlıların güzelliği detaylarıyla anlatılmaktadır. İncelenen her canlının ayrı bir uzmanlık gerektiren sisteme sahip olması, görünümündeki simetri ve estetik, algılarındaki komplekslik, hayatta kalmaları için özel olarak yaratılmış organları, akıl gerektiren davranışlar sergilemeleri ve sahip oldukları daha pek çok detay, Yüce Rabbimiz’in sanatının güzelliğini, ilminin zenginliğini, sonsuz akıl ve gücünü ortaya koyan örneklerdendir. Allah benzersiz bir gücün sahibi olan Yaratıcımız’dır.

nehir manzarası

 

Advertisements

Deniz Altındaki Sürekli Artan Çeşitlilik

Leave a comment

çinde yaşadığımız gezegen -Dünya-, bilinen diğer gök cisimlerinde olmayan özelliklere sahiptir: Yeryüzünün %70’i sularla kaplıdır ve kimi yerlerde derinliği Everest Dağı’nın yüksekliğinden bile fazla olabilen bu sularda, diplere doğru indikçe rengarenk bir dünya ile karşılaşırız. Farklı renkleri ve yapılarıyla, birbirinden ilginç avlanma ve savunma taktikleriyle milyonlarca canlı çeşidi yaşamını sürdürür.

Yeryüzündeki canlı türlerinin sayısı ile ilgili tahminler günümüzde 100 milyon rakamına kadar varmaktır. Şu ana kadar tanımlanmış canlıların sayısı ise sadece 1.4 milyon kadardır.1 Norveç İklim Araştırmaları Bjerkness Merkezi’nden Vigdis Vandvik, canlı türlerinin sayısı ile ilgili olarak, “Bu, evrendeki yıldızların sayısını saymak gibi bir şey. Dünyadaki hayvanların ve bitkilerin sayısı hakkında tam bir tahminde bulunmak imkansız.”2 demektedir.

Bir an için yeryüzündeki sularda hiçbir canlı yaşamadığını düşünelim. O zaman Dünya’daki canlı türlerinin %90’ının olmadığı bir Dünya hayal etmemiz gerekirdi. İşte okyanus ve denizler böylesine zengin canlı türlerini barındırmaktadır. Amerika’daki Rutgers Üniversitesi Deniz ve Kıyı Araştırmaları Enstitüsü Direktörü Frederick Grassle, araştırmalarına dayanarak şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

Topladığımız örnekler gösterdi ki okyanus tabanı, gerçekte, mevcut tür sayısı açısından tropikal yağmur ormanlarıyla yarışabilir. Okyanus dibi fiziksel olarak bir çölü andırabilir, fakat tür çeşitliliği açısından daha çok tropikal bir yağmur ormanı gibidir. 3

Daha önce yaşamın olmadığı sanılan bir ortamda, okyanusların birkaç bin metre tabanında şaşırtıcı bir tür zenginliğinin var olduğu ortaya çıkmıştır. Bir araştırmada, 2.100 metre derinlikteki okyanus tabanından alınan her 30×30 cm2’lik örnekte, 55-135 farklı tür bulunmuştur.4 Güney Avustralya açıklarındaki bir diğer araştırmada ise, 10 m2’lik deniz zemininde 800’den fazla türün varlığı belirlenmiştir.5 Sadece bakteri türü olarak bile, 1 litre deniz suyunda 20.000’in üzerinde çeşit bulunduğu bilinmektedir.6 Harvard Üniversitesi’nden Prof. Edward O. Wilson, In Search of Nature (Doğanın Gizli Bahçesi) adlı kitabında canlı türlerindeki çeşitlilikle ilgili şu gerçekleri ifade etmiştir:

Öncelikle biyolojik çeşitlilik miktarı konusunu düşünün. Dünya üzerindeki organizma türlerinin sayısı tam olarak bilinmiyor. Bugüne kadar yaklaşık 1,5 milyon türe isim verilmiştir, ama gerçek sayı muhtemelen 10 milyon ile 100 milyon arasındadır… Tropik yağmur ormanlarındaki en az bir-iki milyon, hatta onlarca milyon eklem bacaklı türü üzerinde de fazla çalışma yapılmamıştır; derin denizlerin engin tabanında yaşayan milyonlarca omurgasız türü üzerinde de. Ancak sistematiğin esas kara deliği bakterilerdir. Kabaca 4.000 bakteri türünün resmen tanımlanmış olmasına rağmen, yakın zaman önce Norveç’te yapılan araştırmalar, orman toprağının her bir gramında bulunan 10 milyar organizmanın arasında bilim için neredeyse tümüyle yeni olan 4.000 ila 5.000 bakteri türünün varlığını ortaya çıkarmıştır, ayrıca sığ deniz çökeltilerinin her bir gramında da birinci gruba dahil olmayan ve yine çoğu yeni olan 4.000 ila 5.000 tür daha bulunmuştur. 7

nehir manzarası

O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer, birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı? (Enbiya Suresi, 30)

Dev okyanus kitlelerinin içinde varlığından ancak 21. yüzyılda haberdar olduğumuz canlılardan biri de, okyanus dibindeki çamur tabakasında bulunan ve metan tüketen bakterilerdir.8 Gözle görülemeyen bu canlılar, derin denizlerin bir köşesinde insan için hayati öneme sahip bir faaliyet içerisindedirler. Bu mikroorganizmaların her yıl yaklaşık 300 milyon ton kadar metan tükettikleri tahmin edilmektedir ve uzmanlara göre; “Bu miktar, insanların tarım, çöp gömme, ya da fosil yakıt kullanma yollarıyla atmosfere saldıkları metan miktarına eşittir.”9 Dolayısıyla tek bir canlı türü bile aslında Dünya üzerindeki hassas dengenin bir zincirini oluşturur. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

… Karada ve denizde olanların tümünü O bilir. O bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi ve her şey apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)

Diğer taraftan gelişen teknoloji ile birlikte, her geçen gün okyanuslarda yeni canlı türlerini keşfetmek mümkün olmaktadır. Tuscia Üniversitesi’nden Francesco Canganella ve Japonya Deniz Bilimi ve Teknolojisi Merkezi’nden Chiaki Kato’nun belirttikleri gibi, “Araştırmacıların çabalarına ve bilimsel metotlardaki gelişmelere rağmen, okyanusların sadece küçük bir bölümü kolaylıkla erişilebilir durumdadır ve bundan dolayı deniz dünyasının büyük bölümü henüz bilinmemektedir.”10 Dolayısıyla her yeni araştırma bilinmeyen türlerin varlığını gün ışığına çıkarmaktadır. Bilim ve doğa tarihi yazarı Joseph Wallace, A Gathering of Wonders (Harikalardan Toplama) adlı kitabında, konu ile ilgili şu satırlara yer vermektedir:

Balık bilimci Melanie Stiassny, “Herkes Dünya’nın büyük bir bölümünün sularla kaplı olduğunu bilmesine rağmen, çok az kişi bunun %2.5’inin tatlı su olduğunun farkındadır.” Daha da şaşırtıcısı bu kadar küçük bir su yüzdesinin oldukça fazla balık türüne ev sahipliği yapıyor olmasıdır. Tuzlu su ve tatlı su balıkları hep birlikte omurgalı hayatının en çeşitli dalını oluştururlar, bunların şimdiye kadar 25.000 türü tanımlanmıştır. Her yıl yaklaşık 200 yeni balık türü tanımlanmaktadır ve daha fazla bilim adamı bu işi yapıyor olsaydı bir yılda çok daha fazlası tanımlanmış olurdu. 11

Washington’daki Deniz Yaşamı Nüfus Sayımı Kuruluşu’nda çalışan biyolog Prof. Ron O’Dor ise şunları ifade etmektedir:

Okyanusun pek çok bölümü daha hiç araştırılmadı… Tahminlerimize göre okyanusun 10’da 1’lik bölümünün sadece 100’de 1’i biyolojik anlamda örneklendirilebildi, hatta daha azı kadar. 12

Woods Hole’daki Deniz Biyolojisi Laboratuvarı’ndan Amerikalı bilim adamı Mitchell Sogin de, canlılardaki çeşitliliğin bilinen veya tahmin edilenin çok üstünde olduğunu vurgulayarak, bu konuda yaptıkları çalışmanın ardından şunları ifade etmiştir:

Bu (çalışma) gerçekten, bilgi eksikliğimize ve daha öğrenecek ne kadar çok şey olduğuna işaret etmektedir. 13

Dünyanın her köşesi muazzam bir çeşitlilikle kuşatılmıştır. Binlerce metre derinlikteki okyanuslardan küçük göletlere, soğuk kutup bölgelerinden okyanus dibindeki sıcak su kaynaklarına kadar her yerde çok sayıda canlı türü bulunmaktadır. Çıplak gözle görülmeyen diatomlardan tonlarca ağırlıktaki dev balinalara, tek hücreli planktonlardan sonar sistemli yunuslara, süratle dalış yapan foklardan rengarenk mercan balıklarına kadar tüm canlılar Allah’ın benzersiz yaratma sanatının örnekleridir. Prof. Edward O. Wilson evrimci bir biyolog olmasına rağmen, doğadaki çeşitlilik karşısında şunları dile getirmekten kendini alamamıştır:

Biyolojik çeşitlilik Yaratılış’tır. Her biri milyarlara varan nükleotid çiftleriyle ve çok daha fazla sayıda, aslına bakılırsa astronomik sayıda, olası genetik kombinasyonla belirlenen on milyon belki daha fazla tür halen hayattadır… Canlı organizmaların Dünya’nın kütlesinin sadece on milyarda birini oluşturmasına rağmen, biyolojik çeşitlilik bilinen evrenin bilgi açısından en zengin kısmıdır. Bir avuç toprakta diğer bütün gezegenlerin toplam yüzeylerinde olduğundan çok daha fazla örgütlenme ve komplekslik vardır. 14

Böylesine çeşitli canlıların birbirlerine bağımlı bir hayat dengesi içinde yaşamaları insanların üzerinde düşünmesi gereken bir durumdur. Allah’ın yarattığı tüm çeşitleri tespit edebilmek şu an için mümkün gözükmemektedir. Her bir canlı Allah’ın ilminin genişliğinin, sanatının zenginliğinin bir yansımasıdır ve incelenmesi ve öğrenilmesi gereken pek çok özelliğe sahiptir. Allah Kuran’da şöyle bildirmektedir.

Şüphesiz, mü’minler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

Sıcak Su Ağızlarındaki Çeşitlilik, Yaratılış’ın Delillerindendir

Okyanus dibinde ekosistemi sağlayan sıcak su kaynakları, Dünya’nın kabuğundaki yarıklardan, içinde çeşitli minerallerin bulunduğu sıcak suyun çıktığı yerlerdir. 1977 yılında Galapagos Adaları’nın 320 km kuzeydoğusunda, deniz yüzeyinden 1.600 metre derinlikteki sıcak su ağızlarında yapılan araştırmalarda, daha öncesinde bilinmeyen bir canlılık keşfedilmiştir. Bu araştırmalarda bilim adamlarını en çok şaşırtan, canlıları pişirecek kadar sıcak, paramparça edecek kadar da asitli sularla kaplı bir bölgede, rahatlıkla yaşamlarını sürdürebilen canlıların çeşitliliği olmuştur.15 Sıcaklığın 4000C’yi bulduğu bu kaynakların çevresinde şimdiye kadar 300’den fazla tür saptanmıştır.16 Peki ama bu canlı türleri nasıl olup da hem güneş ışığı olmadığı için besin sağlanamayan hem de son derece zehirli olan bir ortamda yaşayabilmektedirler?

Bu sularda yaşayan canlılar, volkan ağızlarından yayılan hidrojen sülfürün (H2S) zehirleyici özelliğini etkisiz kılacak bir yaratılışa sahiptirler. Allah’ın yarattığı bu özel sistem sayesinde zehirlenip ölmekten korundukları gibi, ihtiyacını duydukları besini ve enerjiyi de rahatça temin edebilmektedirler. Bunun için hidrojen sülfürü (H2S) oksijen ile “yakarak”, su ve çeşitli sülfatlar üreten bakterilerden faydalanırlar.

Hidrojen sülfür + Oksijen ==> Su + Sülfatlar

“Kemosentez” olarak adlandırılan bu işlemde bakteriler, kükürdü işleyerek besin üretirler. Böylece okyanusun derinliklerindeki su ağızlarında, pek çok canlı bu bakterilerle ortak yaşam içerisinde, besin elde etmek için ışığa ya da suyun yüzeyinden aşağıya çöken canlı artıklarına ihtiyaç duymadan yaşarlar.

Bu canlılar arasında en dikkat çekici olanı, ne besin alacak bir ağzı ne de aldığı besinleri sindirecek bir sindirim sistemi olan dev tüp solucanlarıdır. Araştırmalar sonucunda dev tüp solucanlarının (Riftia pachyptila), “trofozom” adı verilen organında kemosentez yapan bakteriler olduğu ortaya çıkmıştır. Öyle ki, tüp solucanının her 28 gramlık dokusu 285 milyar bakteri içermektedir.17 Dev tüp solucanı kendi hücreleri içinde yaşayan bakterilere kimyasal madde sağlarken, bakteriler de solucana besin sağlamaktadır.

1- Soğuk su, deniz tabanındaki yarıklardan süzülür
2- Aşırı sıcaklıktaki su yarıktan dışarı püskürür
3- Su, okyanus kraterindeki sıcak kayalarla karşılaşır
4- Kristalleşmiş mineraller baca kısmının etrafında birikirler
5- tüp solucanları
6- Aşırı ısınmış ve mineral yüklenmiş olan su, yüzeye doğru hızlıca çıkar
7- Sıcak su ağızlarındaki canlıların temsili resmi

Sıcak su ağızları pek çok canlı için önemli bir yaşam alanıdır. Karidesler, tüp solucanları ve yengeçler bu ortamda, zehirli sülfürü etkisiz kılan bakterilerle birlikte yaşayarak zehirlenmekten korunur ve müthiş bir çeşitlilik oluştururlar.

Midye, yengeç, karides, deniz tarağı ve istiridye gibi sıcak su ağızlarının çevresinde yaşayan daha pek çok canlı da, kemosentez yapan bu bakterilerle benzer bir ortak yaşam ilişkisi içindedir. Gerçekleştirdikleri kimyasal işlemler sayesinde sülfürü kullanıma uygun hale getiren bu bakteriler, diğer hayvan türleri için yiyecek sağlayarak volkanik ağızdaki besin zincirinin temelini oluştururlar. Bazı omurgasızlar bu mikroorganizmalar sayesinde, ahtapot gibi canlılar ise bu omurgasızlar sayesinde soylarını devam ettirirler. Yakın bir zamana kadar canlılığın var olmadığı sanılan bu ortamdaki türlerin zenginliği ve mükemmel uyumu hayranlık vericidir.

Bilim dünyasında büyük yankı uyandıran sıcak su ağızlarının keşfi, önemli bir gerçeği gözler önüne sermektedir. Bu bölgelerdeki zorlu şartlarda yaşayan canlıların henüz bir bölümü tespit edilmiştir ve bunların da %95’i tanımlanamamıştır. Her yeni araştırma ve gelişme, okyanus tabanının zenginliği hakkında ne kadar az şey bildiğimizin bir göstergesi olmaktadır. Sıcak su ağızlarındaki bu yaşam ve canlı çeşitliliği Yüce Rabbimiz’in evrenin her noktasındaki hakimiyetini, ilmini ve rahmetini sergilemektedir. Evrendeki her şeyi yaratan, evrenin her köşesinde sonsuz aklını tecelli ettiren Yüce Allah’tır. Allah’ın ilmiyle her yeri kuşattığı Kuran’da şu şekilde bildirilmektedir:

Sizin İlahınız yalnızca Allah’tır ki, O’nun dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır. (Taha Suresi, 98)

1- Kıta Sahanlığı
2- Kıta Eğimi
3- Çökmüş Volkanik ada
4- Okyanus ortası dağ sırası
5- Derin Okyanus çukuru

Karayı çevreleyen okyanus hemen derinleşmez. Kıta sahanlığı denilen sığ bölge, oldukça fazla sayıda canlının barındığı bölgedir. Aslında bu bölge Dünya üzerindeki balıkların büyük bir kısmının yaşam alanını temsil eder.

Canlılık İçin Özel Olarak Yaratılmış Dünya

Leave a comment

ünlük şehir hayatında karşılaşmadığımız, sadece akvaryumlarda, belgesellerde görebildiğimiz rengarenk balıklar, mercanlar, denizatları, su kaplumbağaları, foklar, yunuslar, balinalar, köpek balıkları, ahtapotlar, ışıklı denizanaları, mürekkep balıkları, ıstakozlar, yengeçler, istiridyeler, denizyıldızları, karidesler, planktonlar, süngerler… Bu canlılar deniz altındaki hayatın çok küçük bir kesimini bize yansıtır. Bu canlıların her birinin yaşadığı ortam ise kendisine özeldir. Örneğin, ılıman iklim kuşağındaki denizlere ait bir balığı, kutuplara götürseniz hayatını devam ettiremez. Aynı şekilde mercanlara ait bir balık da soğuk sularda yaşayamaz. Ya da kıyılarda yaşayan bir balığı okyanus derinliklerine koyup yüksek basınç altında yaşamasını bekleyemezsiniz. Hatta yaşam koşullarındaki hassasiyeti anlamak için, böylesine keskin farklılıklara da gerek yoktur. Deniz canlılarının yaşadıkları ortamdaki en ufak ısı değişimi, mineral oranlarındaki oynamalar ya da ancak özel tespitlerle anlaşılan suyun asit-baz dengesi gibi farklılıklara dahi toleransları yoktur.

Okyanuslarda derinliğe bağlı olarak sıcaklık, basınç, besin maddelerinin yoğunluğu ve ışık oranı değişir. Deniz yüzeyinden tabanına doğru inildikçe bu koşullar ciddi farklılık gösterir. En derin noktası 11.000 metre, ortalama derinliği ise 5.000 metre olan okyanuslarda, 100 metrenin altına güneş ışığı ulaşmaz. Dolayısıyla buralarda fotosentez imkanı yoktur; yüksek bir basınç, 2-4°C gibi düşük bir sıcaklık ve sürekli karanlık vardır. Kıt besin kaynakları, üst tabakalardan yağan atıklar ve organik maddelerden oluşur. Tüm bu zor koşullara rağmen, okyanusların derinliklerinde çeşitli balıklar, birbirlerinden çok farklı omurgasız hayvanlar ve mikroorganizmalar yaşar. Her derinlik seviyesinde, ortamın koşullarına uygun yapı ve sistemlere sahip canlılar yaşamlarını sürdürürler. Bir ayette Yüce Allah şöyle buyurur:

Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Hud Suresi, 6)

Big Bang adı verilen sıfır hacim sonsuz yoğunluktaki tek bir noktanın patlaması ile şu an evrendeki tüm mevcut sistemler tam olmaları gereken denge ve düzen içinde yoktan var olmuştur. Kainattaki bu muhteşem yaratılış, Yüce Rabbimiz’in sonsuz kudretini sergilemektedir.

Canlılığın oluşması için gerekli olan koşullara bakıldığında, sadece Dünya’nın böyle bir ortama olanak sağlayacak özelliklerde olduğu görülür. Yaşam için elverişli bu ortamı sağlamak içinse, saymakla bitirilemeyecek kadar koşul -Dünya’nın ısısı, eğikliği, Güneş’e olan uzaklığı, etrafındaki manyetik alanın varlığı, çevresindeki atmosferin Dünya’yı koruyacak niteliklere sahip olması vb.- aynı anda, kesintisiz gerçekleşmelidir. Burada unutulmaması gereken önemli bir diğer nokta da, bu şartların tümünün yaşam için gerekli tek alternatif olmalarıdır.

Tüm Evren Mükemmel Bir Dengeye Sahiptir

Denizlerdeki zengin çeşitliliği barındıran yaşama elverişli koşullar, Dünya’nın evrendeki istisnai konumunun sadece bir yönüdür. İç içe geçmiş sistemlerden, birbirine bağlı hassas dengelerden oluşan evren, canlılığın var olması ve devamı için gereken kusursuz bir uyum ve düzene sahiptir. Çağımızda elde edilen bulgular, Dünya’nın içindeki tüm detaylarla birlikte, sonsuz yoğunluktaki sıfır hacimli bir noktanın patlamasıyla, yokluktan var olduğunu göstermektedir. “Big Bang” olarak tanımlanan bu patlama sonucunda, mekanın sıfır olduğu bir noktadan, zamanın olmadığı bir an içinden trilyonlarca kilometre ile dahi ifade edemeyeceğimiz kadar uzun mesafeler, büyüklükler, hızlar, sıcaklıklar, hacimler belli bir düzen içinde, tam olmaları gereken miktarlarla var olmuşlardır. Yalnızca hızlar, büyüklükler ve sıcaklıklar değil, onlarla beraber, canlılığa elverişli mükemmel bir ortam ve muazzam çeşitlilikteki canlılar da yaratılmıştır. Evrende bu denli hassas dengeler üzerine kurulu bir düzenin olması, kuşkusuz evrenin var oluşundaki hiçbir aşamada tesadüflerin yerinin olamayacağının en büyük delillerindendir. Burada dikkat edilmesi gereken çok önemli bir konu vardır: Bahsettiğimiz düzen, bir kayanın parçalanarak etrafa saçılması ve bu parçaların tesadüfen havada bir konum edinip binlerce yıl varlığını koruması gibi bir şey değildir. Burada yoktan bir yaratılış, patlamayla ortaya çıkan büyük bir düzen ve canlılık için özel olarak var olmuş sayısız koşullar söz konusudur. Evrenin, karmaşanın ve tesadüflerin ürünü olmadığını; ünlü bir kozmolog olan Martin Rees, bir evrimci olmasına karşın şu sözlerle dile getirmektedir:

Fizikçiler nereye bakarlarsa baksınlar, orada ince ayarın örneklerine tanık olurlar. 18

Günümüzde “ince ayar” (fine-tuning) kavramı ile ifade edilen bu şartlar, yeryüzünde canlılığın ne denli hassas bir dengeye bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Yüksek Enerji Fiziği alanında Nobel ödülü sahibi Prof. Steven Weinberg Scientific American dergisindeki bir yazısında şunları ifade etmektedir:

Doğa kanunları ve evrenin başlangıçtaki koşullarının bizim gözlemleyebildiğimiz canlıların var olmasını sağlayabilecek şekilde, son derece uygun olması ne kadar şaşırtıcıdır. Bildiğimiz gibi fiziksel değerlerin herhangi birindeki küçük bir değişiklik yaşamı olanaksız kılacaktır. 19

Ünlü yazar ve teorik fizik profesörü Paul Davies de Dünya’nın özel bir gezegen olduğunu ifade eden çok sayıdaki bilim adamından biridir:

Asıl muhteşem olay, Dünya’daki hayatın bıçak sırtındaki dengesi değil, tüm evrenin bıçak sırtındaki dengesidir ve doğal sabitlerinin küçücük bir değişimi tamamıyla bir karmaşaya neden olacaktır. 20

İngiliz astrofizikçi George Ellis ise sahip olduğu bilgilerden şu sonuca ulaşmaktadır:

Evrendeki kompleksliği meydana getiren kanunlarda hayret verici bir ince ayar görülmektedir. Evrende meydana gelen bu komplekslik karşısında “mucize” kelimesini kullanmamak çok güçtür. 21

İç içe geçmiş kompleks bir sistem olan evrende küçük sayılar, dereceler ve açılar canlılığın oluşumunda tahminlerimizin ötesinde önem taşırlar. Peki tüm bunlar bize neyi düşündürmelidir? Varlığımızı evrenin bir ucundaki olaylar bile etkileyebiliyorsa, evrende domino taşları gibi birbirini etkileyen dengeler zinciri varsa ve evren var olduğundan beri bu düzen büyük bir hassasiyetle korunuyorsa, bunun açıklaması kör tesadüfler olabilir mi? Elbette ki hayır… Çok açık bir gerçektir ki, değil bunu kabul etmek, böyle bir ihtimalin üzerinde durmak bile akıl ve mantık dışıdır. Evrendeki düzeni sağlamak için gereken tüm koşulların aynı anda olması ve bunların her an her dakika devam etmesi üstün bir Yaratıcı’nın varlığının apaçık delillerindendir. Bir ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)

Canlılık İçin Hazırlanmış Karışım: Deniz Suyu

Nasıl ki karada yaşayan canlılar için, havadaki gazların oranı hayati önem taşıyorsa, deniz altındaki canlılar için de suyun içeriğindeki maddeler önemlidir. Denizlerdeki canlılığın yaşam kaynağı olan deniz suyu, son derece özel bir karışımdır ve bu karışımın içeriğindeki oranlar neredeyse tüm Dünya’da aynıdır.22 Deniz suyu, çoğu çok az miktarlarda bulunan 72 kimyasal elementin bir karışımı şeklindedir ve bundan dolayı neredeyse “her şeyden oluşan seyrek çözelti” olarak tanımlanmaktadır. Diğer bir ifadeyle deniz suyunda, doğada var olan tüm elementlerin neredeyse tamamı bulunmaktadır.23 Deniz suyunda en çok bulunan elementler, sırasıyla klorür (Cl), sodyum (Na), sülfür (S), magnezyum (Mg), kalsiyum (Ca) ve potasyumdur (K).24 Tüm minerallerin yüzde 90’ını oluşturan bu altı elementin dışında, bromin (Br) ve karbondan (C) başlayıp, altına (Au), iridyuma (Ir) ve hatta platinyuma (Pt) kadar çok çeşitli elementler mevcuttur. İster kutup denizlerinde, isterse tropik denizlerde olsun -tuzun yoğunluğu değişse de- içerdiği inorganik (karbon içermeyen) bileşiklerin birbirlerine oranları hemen hemen aynıdır.

1 kg deniz suyunda 35 gr tuz mevcuttur. Bu tuz miktarı, denizde canlılığın var olması için gereken en mükemmel orandır.

Diğer taraftan deniz suyundaki tuzun da son derece hassas bir ölçüsü vardır. Yapılan araştırmalarla deniz suyunun ortalama tuzluluk derecesinin, ağırlığa oranla %3.5 olduğu tespit edilmiştir.25 Bir kilogram tuzlu suda 34.7 gram mineral tuz mevcuttur.26 Bu, 1 mil (1.852 metre) suda yaklaşık 186 milyon ton tuzun var olduğu anlamına gelmektedir. Okyanuslardaki bu tuz miktarı ile kıtaların tamamı 152.300 metre kalınlığında bir tuz tabakasıyla kaplanabilirdi. Bu tuzluluğun nasıl oluştuğu ve oranının nasıl sabit kaldığı bilim adamlarının araştırma konusudur.27

Bu dengeyi sağlamanın zorluğunu, akvaryumlarda yaşatılmaya çalışılan balıklardan da anlamak mümkündür. Balık genel tanımıyla suda yaşayan bir canlıdır; ancak herhangi bir suda değil. Kendi türünün gerektirdiği ısı, ışık, besin dengesi sağlanmadığında, balığın canlılığını sürdürmesi mümkün olmaz. Bu nedenle akvaryumunuzda da denizlerdeki ekosistemin küçük bir modelini oluşturmanız gerekir. Suyun filtrelenmesi, çöplerin toplanması, besin kaynağının düzenli aralıklarla sağlanması gibi pek çok detay aynı anda düşünülmelidir. Ayrıca deniz akvaryumlarında kullanılacak tuzun hem doğru kimyasal bileşimde, hem de doğru miktarda olması gerekir. Örneğin tropik akvaryumlar için bu oran %3.3’tür: Bu da 1 litre suda yaklaşık 33 gram deniz tuzu demektir.

Denizlerdeki hassas ortamı anlamak açısından, akvaryumlardaki asitlik dengesi de bir ölçüdür. Tatlısu akvaryumlarının pH (asitlik) değeri 7.0-7.8 arasındayken, deniz akvaryumlarında bu değer 8.0-8.5 arasıdır. Suyun asitlik değeri yükseldikçe, sudaki amonyum (NH4) ve amonyak (NH3) arasından, çok daha zehirli olan amonyağın oranı da yükselir. Sudaki amonyak yoğunluğunun 0.01 mg/litrenin üzerine çıkması, balıklar da dahil deniz canlıları için ölümcüldür. Diğer bir deyişle, yüksek tuzlu suda amonyak birikimi, pH (asitlik) değeri, çok ciddiye alınması gereken bir tehdittir. Bu nedenle deniz akvaryumlarına, tatlısu akvaryumlarına göre daha az sayıda balık konabilir. Tatlısu akvaryumları için bu ölçü 1 cm balık boyu başına 1 litre su iken, deniz akvaryumları için bu oran 1 cm balık boyu başına 10 litre sudur.

Bu birkaç detayda görüldüğü gibi böylesine hassas bir ayarlamanın, yeryüzünün 3/4’ünü kaplayan sularda, tam olması gerektiği şekilde düzenlenmesi elbette ki kendi kendine mümkün değildir. Furkan Suresi’nin 2. ayetinde bildirildiği gibi Yüce Rabbimiz “… her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir.”

Suyun Denizlerdeki Yaşamı Mümkün Kılan Özellikleri

Bilinen bütün gök cisimlerinin içinde yalnızca Dünya’da suyun bulunuyor olması, üstelik de canlılık için uygun niteliklere sahip olması son derece önemlidir. Güneş sistemindeki diğer gezegenlerden hiçbirinde yaşamın temel şartı olan su bulunmaz. Oysa Dünya yüzeyinin dörtte üçü suyla kaplıdır. Yeryüzündeki milyonlarca çeşit canlı su sayesinde hayatlarını sürdürür; yaşam için gerekli olan dengeler de suyun varlığı sayesinde devamlılığını korur.

Deniz yaşamı suyun ısısına da bağlıdır. Suyun geniş hacminden dolayı ısıyı çekme ve sabit tutabilme kapasitesi yüksektir. Bu sayede okyanuslardaki ve denizlerdeki büyük su kütleleri, Dünya’nın ısısının dengelenmesini sağlar.28 Okyanuslar güneş ışınlarını karadan daha az yansıtır, böylece karalardan daha fazla güneş enerjisi alır; ama bu ısıyı kendi içinde karalara göre daha dengeli biçimde dağıtırlar. Bu sayede okyanuslar daha sıcak olan ekvator bölgelerini serinleterek aşırı sıcak olmalarını, kutup bölgelerinin soğuk sularını da ısıtarak aşırı soğuyarak tamamen donmalarını engeller.

Suyun ısısındaki ani bir değişiklik tüm deniz yaşamını etkiler. Pek çok tropik ve arktik deniz canlısı kendileri için ısı bakımından öldürücü limitin en üst seviyesine yakın yaşarlar. Yavaş büyüyen tropik mercan resiflerinin sistemleri oldukça dar olan bir ısı aralığına bağımlıdır. Suyun normal ısısında sadece 2-4 °C artış bile olsa, deniz ekosisteminin büyük ölçüde ölümüne sebep olur.29 Örneğin 1967 Haziranı’nda, Porto Rico’nun batısındaki, içinde balıkların yoğun olarak yaşadığı lagünde sıcaklık 35 °C’ye çıktığında, tuz miktarı %0.43’e yükselmiş ve erimiş oksijen oranı azalmıştır. Bunun sonucunda balıklar, yengeçler ve karidesler, bu ani ısı artışıyla birlikte toplu olarak ölmüşlerdir.30

Denizlerde yaşamı mümkün kılan sayısız özellik, tuzlu sularda çok fazla canlının yaşamasına olanak vermektedir. Okyanuslar, her yıl elde edilen milyonlarca ton deniz mahsülü ile Dünya’nın zengin bir yiyecek kaynağıdır.31

Ayrıca Rabbimiz, suyun moleküler yapısını da, doğadaki son derece kompleks sistemin önemli bir parçası kılmıştır. Bilinen tüm sıvılar sıcaklıkları düştükçe büzüşür, hacim kaybederler. Böylece yoğunlukları artar ve soğuk olan kısımlar daha ağır hale gelir. Bu yüzden sıvı maddelerin katı halleri, sıvı hallerine göre daha ağırdır. Fakat su, bilinen tüm sıvıların aksine, belirli bir ısıya (+4°C’ye) düşene kadar büzüşür; sonra birden genleşmeye başlar. Donduğunda ise daha da genleşir. Bu nedenle suyun katı hali, sıvı halinden daha hafiftir. Bir başka deyişle “normal” fizik kurallarına göre buzun suyun dibine batması gerekirken, buz su üstünde yüzer. Buzun bu özelliği, Dünya üzerindeki denizler açısından çok önemlidir. Eğer buz suyun üzerinde yüzmese, Dünya üzerindeki suyun çok büyük bir bölümü tamamen donacak, göllerde ve denizlerde hiçbir yaşam kalmayacaktı.

nehir manzarası

Okyanus dibindeki sıcak su kaynaklarında, buzlarla kaplı denizlerde, güneş ışığının girmediği derinliklerde, asitli suların çıktığı yarıklarda sayısız canlı0 yaşamını sürdürebilmektedir. Böylesine zor koşullarda yaşayan canlıların var olabilmesi, Allah’ın bu canlıları bulundukları ortama uygun yapılarla yaratması sebebiyledir. Allah her canlının Yaratıcısı ve koruyucusudur.

Denizi de sizin emrinize veren O’dur, ondan taze et yemektesiniz ve giyiminizde ondan süs-eşyaları çıkarmaktasınız. Gemilerin onda (suları) yara yara akıp gittiğini görüyorsunuz. (Bütün bunlar) O’nun fazlından aramanız ve şükretmeniz içindir. (Nahl Suresi, 14)

Ayrıca oksijen suda çözünen yapısıyla, suyun tüm derinliklerinde bulunur. Bu sayede yaşamın okyanusun en derin kısımlarında bile var olması mümkün olur. Suyun yüksek yoğunluğunun olması ise, deniz canlılarının yüzmelerine olanak tanır. Burada yalnızca birkaçına değinebildiğimiz suyun tüm fiziksel ve kimyasal özellikleri, bu sıvının canlılık için özel olarak yaratılmış olduğunu göstermektedir. Dünya dışında hiçbir gezegende böyle bir su kütlesinin olmaması elbette ki bir tesadüf değildir. İnsan yaşamı için özel olarak yaratılmış olan Dünya, yine özel olarak yaratılmış olan suyla canlanmaktadır. İnsanlar için sayısız nimeti yaratan, onların rahatlıkla yaşam sürmelerini sağlayan Yüce Rabbimiz, suyu da eşsiz bir sanat ve incelikle var etmiştir. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

Biz gökten belli bir miktarda su indirdik ve onu yeryüzünde yerleştirdik; şüphesiz Biz onu (kurutup) giderme gücüne de sahibiz. (Müminun Suresi, 18)

Evrim Teorisinin Çürük Temelleri

Leave a comment

 yüzyıl evrim teorisinin dehşetli şekilde yıkıldığı dönem olmuştur. Büyük bir sahtekarlık ve aldatmaca üzerine kurulu olan teori, 150 yıl süren aldatmacanın ardından kesin bilimsel delillerle çürütülmüş ve büyük bir yenilgi almıştır. Bunun temel nedeni, Darwinizm’i destekleyen tek bir bilimsel delil bile olmayışı, aksine tüm bilimsel gerçeklerin evrimi yalanlamasıdır. Evrimi ispatlaması gereken hayali ara geçiş formlarından tek bir tane bile yoktur ve en önemlisi, henüz daha tek bir proteinin oluşumu -yani hayatın başlangıcı- bile Darwinistler tarafından açıklanamaz. Darwinizm, en büyük çöküşünü yaşamış ve tam anlamıyla çürüyüp gitmiştir.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde, hayatın başlangıcını dahi açıklayamayan ve her yönden geçersiz kılınmış evrim teorisinin deniz canlıları yönünden çöküşünü göreceğiz. Ancak canlılardaki mükemmellikleri incelerken, evrim teorisinin açmazlarından genel olarak bahsetmekte fayda vardır.

Darwinistler, canlıların sözde aşama aşama mükemmelleşerek var olduklarını iddia ederler. Buna göre bu hayali ara aşamaların izlerine her yerde rastlanması gerekir. Yani bir türden diğerine geçişi temsil eden hayali ara türler, ara formlar olmalıdır. Fakat yeryüzünde bu ara formlardan eser yoktur. Şimdiye kadar 300 milyondan fazla fosil bulunmuştur, ne var ki bunların tek bir tanesi bile ara form değildir. Fosil kayıtları bütün canlı türlerinin yeryüzü katmanlarında ilk belirdikleri andan itibaren şu anki mükemmel halleriyle bulunduklarını göstermektedir. Yani canlılar, milyonlarca yıl önce, bugünkü halleriyle yoktan yaratılmışlardır. Tek bir tane bile ara fosil bulunamaması, Darwinistler için en büyük sorunlardan biridir. Yarım fonksiyonlu, kademe kademe gelişen, eksik organlı canlılar yalnızca Darwinistlerin hayallerini yansıtmaktadır. Üstelik şunu da belirtmek gerekir ki bu, hayal ürünü bozuk yapılı, gelişimini tamamlanmamış, ara canlı şekillerinden, mükemmel canlı fosillerine kıyasla binlerce hatta yüzbinlerce kat daha fazla olması gerekmektedir. Ancak evrimcilerin beklentilerinin aksine, yeryüzü katmanlarındaki fosillerin tamamı olağanüstü düzgünlükteki mükemmel canlılara aittir.

Kambriyen dönemi, fosil kayıtlarındaki bu mükemmel ve ani ortaya çıkışın en büyük ve en görkemli kanıtlarından biridir. “Kambriyen dönemi” olarak adlandırılan yaklaşık 540 milyon yıl önceki dönemde, günümüzdekinden çok daha fazla çeşitlilikteki canlı türü, hiçbir hayali ataları olmaksızın, kusursuz halleriyle birdenbire yeryüzü katmalarında belirmektedir. İşte bu, Darwinistlerin en büyük hayal kırıklıklarından birini teşkil eder. Nitekim sırf bu yüzden, Kambriyen fosillerini ilk bulan Darwinist paleontolog Charles Doolittle Walcotty, bu fosilleri tam 70 yıl saklamıştır. (Detaylı bilgi için bkz. Darwin’in Anlayamadığı Kambriyen, Harun Yahya)

Tanınmış Darwinistlerden James J. Gould ve Carol Gould, bu konudaki şaşkınlıklarını şöyle ifade etmektedirler:

… Kambriyen fosilleri, günümüz canlı hayvanlarınkine benzer beden modelleri olan hayvanları içeriyordu. Bu yüzden de, fosil kayıtları şaşırtıcı bir soru ortaya çıkardı: Bu bol, çeşitli ve ilerlemiş ilk deniz hayvanlarına yol açan eski biçimler nereye gitmişti?… 32

Darwinistlerin kabul etmek istemedikleri gerçek, yaşanmayan bir evrim sürecinin, delilini bulmanın mümkün olmadığıdır. Bir başka Darwinist Prof. John Maynard Smith ise, konu ile ilgili şunları söylemektedir:

Fosilleşmiş bakteriler ve mavi-yeşil alglerin 3 milyar yıldır bulunduğuna dair fazlasıyla delil var. Fakat belli başlı omurgasız grupların 600 milyon yıl önce aniden belirmiş olmaları hâlâ bir açıklama bekliyor. 33

Sıçramalı evrim teorisinin savunucusu Stephen Jay Gould ise, Darwin’in Kambriyen dönemine ait fosil örneklerinden duyduğu rahatsızlığı şöyle dile getirmektedir:

Fosil kayıtları, Darwin’e mutluluktan çok hüzün getirdi. Hiçbir şey onu, neredeyse tüm kompleks dizaynların ortaya çıktığı Kambriyen patlamasından daha çok rahatsız etmedi. Kambriyen patlaması Darwin’i o kadar rahatsız etmişti ki, Türlerin Kökeni’nin son basımında şunları yazmıştı:

“Bu olay henüz açıklanmamıştır ve gerçekten de burada ortaya konan görüşlere karşı geçerli bir sav olarak ileri sürülebilir.”… yeryüzündeki yaşamın en eski kanıtları, Kambriyen dönemdeki karmaşık omurgalı patlamasına ilişkindi. Bunca yaşam formu aynı anda ve en baştan karmaşık bir yapıya sahip olarak ortaya çıkmışsa, Allah’ın yaratma anı için Kambriyen dönemin başını seçmiş olduğu iddia edilemez miydi? 34

Canlıların fosil katmanlarında aniden mükemmel şekilleriyle ortaya çıkmaları, kuşkusuz ki Yaratılış’ın çok açık bir delilidir. Darwinistlerin sıkıntısının kaynağı da bu gerçeğin farkında olmalarından ve iddia ettikleri gibi aşama aşama gelişen canlıların fosil katmanlarında yer almıyor olmasındandır. Nitekim “Kambriyen patlaması” ile ilgili olarak Darwin, Türlerin Kökeni’nde “Avrupa’daki tabakalarda farklı türlere ait canlı gruplarının aniden belirmesi; ve günümüzde bilindiği gibi, Kambriyen katmanlarının altındaki zengin fosil yataklarının neredeyse hiç bulunmaması, hiç şüphesiz en ciddi sorunlardan birisidir.” 35 diye yazmasına sebep olmuştu. Bir canlının sözde atası olmadan yeryüzü katmanlarında mükemmel haliyle ortaya çıkması ve tek bir ara form bile bulunmaması bu canlının evrim geçirmediğinin en açık delilidir. Deniz biyoloğu Darwinist Richard Ellis de, evrimci görüşlere sahip olmasına rağmen Darwin’in konu ile ilgili bir itirafına AquaGenesis (Suda Başlangıç) adlı kitabında şöyle yer vermektedir:

Darwin, hayatın nasıl başladığı hakkında hiçbir fikri olmadığını kabul etmiştir. Aynı zamanda Türlerin Kökeni adlı kitabında, kompleks canlılığın Kambriyen dönemde, kendilerinden önceki yaşam biçimlerine ait herhangi bir delil olmaksızın, nasıl ortaya çıktığını anlayamadığını da itiraf etmiştir.

“… bundan daha ciddi bir güçlük bulunuyor. Hayvanlar aleminde belli başlı birkaç gruba dahil olan türlerin, bilinen fosilleşmiş kayaların en alt tabakalarında, nasıl aniden belirdiklerinden söz ediyorum. Aynı gruba ait mevcut türlerin tamamının tek bir atadan geldikleri konusunda beni ikna eden iddiaların çoğu, aynı şekilde bilinen en eski türlere de uygulanabilir. Örneğin Kambriyen ve Silüryen trilobitlerinin tümünün, Kambriyen çağından çok daha önce yaşamış olması gereken ve bilinen tüm hayvanlardan büyük ihtimalle farklı bir kabukludan geldiğinden şüphe edilemez… Bu öngördüğümüz eski dönemlere ait zengin fosilleşmiş yatakları neden bulamadığımız sorusuna gelince, tatmin edici bir cevap veremiyorum.” 36

Canlıların kusursuz hallerine ait milyonlarca fosil kalıntısı olmasına rağmen, evrimcilerin varsaydıkları eksik, kusurlu hayali ara formların bir türlü bulunamaması evrimcileri çaresiz duruma düşürmüştür. Aslında her biri, tesadüflerin herhangi bir şey ortaya çıkaramayacağının, yeryüzündeki muazzam canlılığın olağanüstü bir Yaratılış harikası olduğunun ve evrimin büyük bir sahtekarlık olduğunun açıkça farkındadır. Bu gerçeği kabullenmemelerinin sebebi, sahte teorilerini bir gün ispatlayacaklarına dair inançları değil, materyalist felsefeye olan ideolojik bağlılıklarıdır.

Canlılar için pek çok organ ve sistem hayati önem taşır. Dolayısıyla canlının, bunların aşama aşama gelişmesini bekleyecek bir vakti yoktur. Zaten söz konusu organ ve yapıların da kendi kendilerine, aşama aşama meydana gelebilmeleri imkansızdır. Bu organların pek çoğu, ancak bütün olarak -eksiksizce- var oldukları takdirde işlevsel olurlar. Kaldı ki kademe kademe evrimin gerçekleşebileceği şartlar var olsaydı bile, doğal seleksiyonla tüm bu ara aşamalardaki işe yaramayan organların, sistemlerin, canlıların kusursuz hallerine gelemeden çok evvel elenmeleri, yok olmaları gerekirdi. Böyle hayali bir eleme sisteminin neden çalışmadığı da Darwinistler tarafından açıklamasızdır.

Canlıların yeryüzü katmanlarında bir anda ortaya çıkışına evrimci bir açıklama getiremeyen Darwinistlerin bir kısmı da, “canlılık tesadüf eseri uzaydan geldi” gibi hiçbir bilimsel bulguya dayanmayan spekülatif iddialara başvururlar. Söz konusu iddianın en büyük destekçisi, Darwin’in Rottweiler’ı olarak tanınan ve Darwin’in hayranı olduğunu her fırsatta dile getiren ateist evrimci Richard Dawkins’dir. Yıllarca, tıpkı Darwin gibi, hayatın başlangıcının tesadüfen çamurlu bir suda meydana geldiğini iddia eden Dawkins, 21. yüzyılın getirdiği bilimsel sonuçlar karşısında bu iddiasından vazgeçmek zorunda kalmıştır. Bunun yerine, sahte ideolojisi uğruna, “canlılığın tesadüfen uzaydan geldiği” gibi olağanüstü derecede saçma bir iddiayı savunur konuma gelmiştir. Ancak elbette Dawkins, amino asit, protein gibi hücrenin en temel yapılarının uzayda nasıl meydana geldiği konusunda da yine aynı şekilde cevapsızdır.

Darwinistler daha hayatın başlangıcı konusunda çaresizlerken, Kambriyen onlar için elbette bir diğer açmaz olarak ortaya çıkmaktadır. İşte bu sebeple Darwinistler, ellerinde bilimsel bir delil de olmadığından, genellikle bu önemli aşamaları “hikayeleştirmeyi” tercih ederler. Bilimsel terimlerle süslenen bu aldatıcı hikayeler, birer çocuk kitabını andırmaktadır. Darwinist yayınlardan birinde adeta bir masal üslubu ile anlatılan bu senaryonun bir örneği şöyledir:

Yaklaşık olarak 540 milyon yıl önce yeryüzünde hayat büyük bir çeşitlilikle patlamıştı. Deniz katında bazı canlılar sert kabuklar edindiler ve günümüzdeki hayvanların ataları olarak aniden ortaya çıktılar. Bu sırada kozmik kaya parçaları gezegenimize artan bir hızla çarpmaya başlamışlardı. Araştırmacıların tahminlerine göre, çok büyük miktarlarda Dünya’ya çarpan göktaşları yaşam için çok önemli olan organik bileşikleri yeryüzüne taşımışlardı ya da bu şekilde Dünya’ya çarpmaları organizmaların yeni bir ortama uyum sağlamalarına neden olduğu için yeryüzünde çeşitlilik meydana gelmişti… Artan çarpma hızı, geçen 550 milyon yıl boyunca Dünya’yı suyla ve hayat için gerekli olan diğer bileşiklerle doldurmuştu. Bunun sonucunda hayvan hayatının büyük kısmının ortaya çıktığı kısa bir dönem olan Kambriyen dönemi patlak vermişti. Daha fazla hammadde sağlandığında yaşamın hızlı bir şekilde evrimleşmesi için büyük bir ihtiyaç doğacaktı. 37

Bu hayali açıklamalardan sonra, Darwinistlere şu soruların sorulması gerekir: Tesadüfler nasıl bir patlama gerçekleştirmiştir ki, tek bir hücresinin tek bir proteini üzerine binlerce kitap yazılacak, buna rağmen hala tam olarak anlaşılamayacak komplekslikte, mükemmel düzene sahip canlılar meydana getirmişlerdir? Ya da tesadüf eseri çarpan meteorlar yeryüzüne hayat getirecek organik molekülleri nereden bulmuşlardır? Bilim adamları, canlıların çalışma sistemlerini dahi henüz tam olarak açıklamaktan acizken, laboratuvardaki bilinçli koşullar altında dahi tek bir protein meydana getiremezken, kör tesadüfler nasıl olup da sayısız çeşitlilikteki bu benzersiz Yaratılış harikalarını yüz milyonlarca senedir sözde kusursuzca var etmektedir? Elbette böyle bir şey imkansızdır. İşte bu iddialar Yüce Allah’ın varlığını ve O’nun yaratışındaki mükemmellikleri kasıtlı olarak görmezden gelenlerin, ne denli saçma masallara başvurduklarının önemli bir örneğidir.

Ancak biz, evrimcilerin düşünmek istemedikleri ve kasıtlı olarak göz ardı ettikleri zorlukları yani Yaratılış delillerini deniz canlıları açısından kısaca hatırlayalım:

Kara canlıları ile deniz canlıları birbirlerinden tamamen ayrı anatomik özelliklere sahiplerdir. Suyun içinde ve hava ortamında yaşamak tüm detaylarıyla bambaşka canlılar olmayı gerektirir. Fakat Darwinistlerin iddiası, canlıların zaman içinde ortama adapte olmak için, ihtiyaçları doğrultusunda tesadüf eseri yeni organ ve sistemler kazanarak sözde başka canlılara dönüştükleridir. İşte bu iddia, bilimsel olarak imkansızdır, bir yalandır . Çünkü iki farklı ortamın canlıları arasında aşılamaz fizyolojik ve anatomik engeller vardır. Dolayısıyla denizden karaya geçiş ya da karadan denize geri dönüş gibi efsanevi anlatımların bilimsel bir zemini yoktur.

Evrim Teorisini Açmaza Sürükleyen Aşılmaz Engeller

Kara ve deniz canlıları arasındaki fizyolojik farklar, Darwinist izahlardaki yüzeysel anlatımlarla geçiştirilebilecek gibi önemsiz detaylar değildir. Bunlar, bir canlının hayatta kalmasını sağlayan, birinci dereceden önem taşıyan ve tüm vücut yapısını etkileyen devasa farklardır. Dolayısıyla suda yaşayan bir canlının karada yaşar hale gelmesi ya da karada yaşayan bir canlının derin sularda yaşayacak özellikleri aşama aşama kazanması bu imkansız dönüşüm sebebiyle düşünülemez.

Kara ve deniz canlıları arasındaki aşama aşama değişim iddiaları, en baştan canlının ölümü demektir. Bir balık suyun olmadığı ortama çıkarıldığında, yaşam süresinin ne denli kısa olduğunu herkes görebilir. Balığın hava solumasını sağlayacak bir sistemin zaman içerisinde oluşmasını bekleme gibi bir alternatifi yoktur. Kaldı ki bir balığı kara canlısı yapmak için gereken değişimler bununla da sınırlı değildir. Bu canlının dolaşım sistemi, boşaltım sistemi, vücut metabolizması, iskelet yapısı gibi daha pek çok değişimin de aynı anda gerçekleşmesi gerekir. Bu değişimler suyun altında gerçekleşirse, sözde kara canlısı olma yolundaki balık elbette ki ölecektir. Eğer Darwinist iddialara göre canlıdaki bu hayali değişimler karaya çıktığında oluşacaksa, bu durumda canlı metabolizması ve fizyolojisi tamamen suya ayarlı olduğu için bu ortamda da canlının bekleyecek vakti yoktur. Çoğu zaman Darwinistler günümüzde varlığını sürdüren hem karada hem de suda yaşayabilen canlıları (amfibiler) iddialarını desteklemek için kullanırlar. Oysa bu da büyük bir aldatmacadır. Bu canlılar, her iki ortama uygun, tamamen farklı bir metabolizma ile yaratılmışlardır. Suda yaşayan bir canlı karaya çıktığında veya yaşadığı ortamda, bir kara canlısına dönüşemeyeceği gibi, bir amfibiye de dönüşemez.

Bütün bu imkansızlıkların yanı sıra, bu hayali dönüşüm için gereken özelliklerin tamamı canlının genlerinde kusursuzca düzenlenmeli, bununla birlikte olağanüstü kompleksliklere sahip gen havuzuna da eklenmeli ve üstelik sonraki nesillere aktarılabilmesi için üreme, genlerinde gerçekleşmelidir. Tesadüflerden beklenen bu zorlu görev, apaçık bir hayaldir. Gen üzerinde gerçekleşecek herhangi bir tesadüfi müdahalenin bu olağanüstü kompleks sisteme zarar getirme ihtimali bilimsel olarak %99, etkisiz kalma ihtimali ise %1’dir. Durum böyleyken tesadüfleri birer kahraman, hatta bir yaratıcı güç (Allah’ı tenzih ederiz) olarak lanse etmeye çalışmak büyük bir mantık hezimetidir, kapsamlı bir aldatmacadır. Açıktır ki, canlıların var oldukları ortama uyumlu, mükemmel yapılarını, Darwinist hikayelerle açıklamak imkansızdır.

nehir manzarası

Onlar, Allah’ı bırakıp da (Allah’ın) kendisine bir delil indrimediği ve haklarında (hiçbir) bilgileri olmayan şeylere tapıyorlar. Zulmedenler için hiçbir yardımcı yoktur. (Hac Suresi,71)

Şayet doğada gerçekten bir evrim süreci olsaydı, bu evrim sürecinin delillerini bulmak oldukça kolay olurdu. Şu anda bizlere milyarlarca örnek sunan fosil kayıtları, böyle bir evrim sürecinin varlığını gösteren yine milyarlarca ara fosil örneği ile dolu olurdu. Ara canlılar, yarı gelişmiş canlılar, mutasyonunu tamamlayamamış garip varlıklar, elenenler, kazananlar, yeni gelişen organlar, körelen organlar, kısaca bu gelişim dönemini gösteren tüm garip ucube varlıkların fosillerinin bulunması gerekirdi. Üstelik bu fosillerin sayısı, tam gelişmiş, mükemmel canlılara oranla çok daha fazla olmalıydı. Tabi, canlıların tümü bu hayali hikayeye göre sürekli evrim süreci içinde olduklarından, söz konusu fosil kayıtlarında yaşayan mükemmel canlıların fosillerine de rastlanmaması gerekirdi. Günümüzdeki bir canlı, 400 milyon önce de aynı olmamalıydı. Elbette ki fosil kayıtları böylesine mantık dışı bir senaryoyu göstermemektedir.

Şu anda ele geçirilmiş 350 milyondan fazla fosil vardır. Tüm fosillerde, bütün hayvanların, tam gelişmiş ve tam işlevsel vücut özellikleri sergilenmiştir. Ne olduğu tespit edilemeyen, yarı gelişmiş organlarla dolu ara canlıların fosillerinden ise eser yoktur. Fosil kayıtlarında tek bir tane bile ara form bulunmamıştır. Ele geçen fosillerin oldukça büyük bir kısmı günümüzde yaşayan canlılara aittir. Söz konusu durum, canlıların milyonlarca sene önce de, bugünkü gibi olduklarını göstermiştir. Dolayısıyla, tıpkı genetik, moleküler biyoloji, zooloji, biyoloji, mikrobiyoloji ve diğer tüm bilim dallarının ortaya koyduğu gibi, paleontoloji de canlıların hiçbir şekilde evrim geçirmediklerini ispatlamaktadır.

Tüm yeryüzü güzelliklerle doludur; karada yaşayan canlılar, havada uçan kuşlar ve deniz altındaki balıklar tam olarak yaşadıkları ortamlara uygun sistemlerle yaratılmışlardır. Onların sahip olduğu bu hayranlık uyandırıcı sistem Yüce, Ulu ve Üstün Yaratıcımız olan alemlerin Rabbi Allah’ın eseridir.

Evrim aldatmacasını gözler önüne seren bu önemli bilginin ardından, kara ve deniz canlılarındaki kesin farklılıkların Darwinistlerin aldatıcı iddialarını nasıl geçersiz kıldığını görelim.

Evrimi imkansız kılan, kara ve deniz canlıları arasındaki farkların belli başlı olanlarını şöyle sıralayabiliriz:

– Su ve hava ortamında vücudun oksijen ihtiyacının karşılanması, tamamen farklı yapılar gerektirir: Bir canlının yaşaması için önemli olan sadece ortamdaki oksijenin varlığı değildir. Havadaki oksijen sudakinden fazladır. Ancak balıkların solunum fizyolojisi havadaki oksijeni almaya uygun değildir. Genelde solungaçlar suyun dışındaki ortamda büzülür; ince ve esnek yapıları su altında yaşamaya uygundur. Karada yaşayan canlılar, sahip oldukları akciğer sistemi ile ancak havayı soluyarak oksijen alırlar. Kara canlılarındaki akciğer ise, üstün bir mühendislik harikası sergileyen mikroskobik hava keseciklerini içerir. Bunlar akciğer içerisine maksimum miktarda oksjieni kana aktaracak fakat minimum yer kaplayacak şekilde yerleştirilmişlerdir. Örneğin büyüklüğü bir insan elinden fazla olmayan insan akciğerindeki hava keseciklerinin iç duvarlarının toplam yüzeyi, bir tenis kortunun alanı kadardır. Balıklar ise suda erimiş halde bulunan oksijeni solungaçlarıyla alırlar. Soluma sistemleri karada yaşamaya kesin olarak uygun değildir. Suyun dışında birkaç dakikadan fazla yaşayamazlar.

– Su ve hava ortamında, vücut ağırlığının taşınması için gerekli olan fizyolojik özellikler birbirinden çok farklıdır: Su, havadan daha yoğun ve daha ağırdır; bu nedenle içinde hareket etmek belirli bir enerji gerektirir. Fakat suyun yoğunluğu yüzme imkanı oluşturarak denizde yaşayan canlılara bir avantaj sağlar. Yerçekimine karşı çok küçük çapta bir mücadele gerekir ve bir balık tarafından kaslara ait tüm enerji ileri doğru hareket etmek için kullanılır. Dolayısıyla denizlerde yaşayan canlılar kendi ağırlıklarını taşımak gibi bir sorunla karşılaşmazlar. Ayrıca balıklardaki kemikler, canlının omurgasına bağlı olmadıkları için, ağırlık taşıma gibi bir işlev de üstlenemezler. Oysa karada yaşayan canlıların kemikleri doğrudan omurgaya bağlıdır ve enerjilerinin %40’ını vücutlarını taşımak için kullanırlar. Bu bakımdan iki farklı ortamın canlılarının, bulundukları ortamda yaşayabilecekleri farklı kas ve iskelet yapısına sahip olmaları gerekir.

– Su ve hava ortamında vücut sıcaklığının korunması için gereken metabolizmalar birbirinden çok farklıdır: Su, havadan 25 kez daha iletkendir; dolayısıyla su ortamında ısı kaybı hava ortamına oranla 25 kat daha hızlı olur. Belli bir miktardaki suyu ısıtmak için gereken ısı miktarı, aynı hacimdeki havayı ısıtmak için gerekenden 1.000 kat daha fazladır.38 Bu nedenle, soğukkanlı balıklar kendilerini çevreleyen suyun derecesiyle uyumlu yaşarlar ve ısı kaybını engellemek için neredeyse hiç kalori harcamazlar. Diğer taraftan denizlerde ısı çok yavaş değişir ve bu değişim karadaki kadar büyük farklar oluşturmaz. Oysa karada ısı çok çabuk ve çok büyük farklarla değişir. Bir kara canlısının, bu yüksek ısı farklılıklarına uyum sağlayacak bir metabolizması vardır. Bu yüzden denizlerdeki sabit sıcaklığa uygun bir vücut sistemine sahip olan bir canlı ile karadaki sıcaklık değişimine uyum sağlayacak korunma sistemine sahip bir canlı, tamamen farklı fizyolojilere sahiptir.

– Suda ve karada yaşayan canlıların, su ihtiyaçlarını karşılayacak sistemler farklıdır: Canlılar için kaçınılmaz bir ihtiyaç olması, kara ortamında yaşayan bir canlı için suyun, hatta nemin ölçülü kullanılmasını zorunlu kılar. Örneğin deri, su kaybetmeyi ve buharlaşmayı önleyecek şekilde olmalıdır. Ayrıca canlı susama duygusuna sahip olmalıdır. Oysa suda yaşayan canlıların susama duygusu bulunmaz ve derileri de susuz bir ortamda yaşamaya uygun değildir.

– Suda ve karada yaşayan canlıların, boşaltım sistemleri tamamen farklı şekilde çalışır: Su canlıları, başta amonyak olmak üzere vücutlarında biriken artık maddeleri, bulundukları ortamda su bol olduğundan hemen süzerek atabilirler. Örneğin tatlı su balığında, nitrojen içeren atıkların çoğu (yüksek miktarlarda amonyak (NH3) dahil) solungaçlardan yayılma yoluyla çıkar. Böbrekler, boşaltım sisteminin bir organı olmaktan çok, hayvanın su dengesini korumaya yarar. Deniz balıklarının iki türü vardır. Bunlardan ilk türe ait olan köpek balıkları, tırpana ve kedi balıkları kanlarında çok yüksek seviyede üre taşıyabilirler. Köpek balıklarının kanı diğer omurgalılarda %0.01-0.03 olan orana karşın %2.5 üre taşıyabilir. Diğer türe ait olanlarda örneğin kemikli balıklarda ise durum çok daha farklıdır. Sürekli olarak su kaybederler, ancak deniz suyunu içtikten sonra tuzdan arındırarak kaybettikleri suyu karşılarlar. Vücutlarındaki atık maddeleri atmak için, kara omurgalılarınkinden farklı sistemlere sahiptirler. Dolayısıyla bir kara canlısı için hayati öneme sahip olan böbrek tamamen farklı bir sistemdir.

Tüm bu temel fizyolojik değişikliklerin aynı canlıda ve aynı anda tesadüfler sonucu meydana gelmesi, elbette ki imkansızdır. Balıkların karaya çıkar çıkmaz rastlantısal mutasyonlar sonucunda böylesine kompleks sistemlere bir anda kavuştuklarını öne sürmek, akıl almayacak derecede saçmadır. Çünkü söz konusu kapsamlı değişimlerin, saniyeler içinde, canlının genlerinde kusursuzca ve eksiksizce kodlanması gerekmektedir. Küçük bir eksiklik, bir hata, bir karışıklık veya erteleme, ciddi sakatlıklara, ölümcül sonuçlara sebep olacaktır. %99’unun zararlı olduğunu ifade ettiğimiz mutasyonlar, eninde sonunda, canlıya işte bu kaçınılmaz sonucu getirecektir. Burada ayrıca belirtmek gerekir ki, genetik yapıda genlerin bir bölümünde meydana gelecek olan değişiklik, çok farklı sistemler üzerinde etkili olabilmektedir. Dolayısıyla faydalı gibi görünen bir gen dizilimi, diğer taraftan başka bir sistem üzerinde bozucu etkiye sahip olabilmektedir. Tüm bunlar evrimcilerin varsaydıkları hayali değişimlerin ne denli olasılık dışı olduğunu daha da açık ortaya koymaktadır. Bir evrimci olan biyolog ve genetikçi Prof. John Maynard Smith, bu gerçeği şöyle ifade etmektedir:

İşlevini verimli biçimde gerçekleştiren mükemmel bir organın, bir ya da birkaç mutasyonla oluşamayacak kadar kompleks olduğu görülür, aynı zamanda organın var olmadığı ve tümüyle gelişmiş olduğu durumlar arasındaki herhangi bir ara geçiş aşamasının bu işlevi yerine getirme yeteneği olmayacaktır. 39

Hiçbir canlı kendi vücudu üzerinde bir değişiklik yapma tasarrufuna sahip değildir. Akıl ve bilinç sahibi varlıklar olarak insanların dahi, vücutlarına ihtiyaçları doğrultusunda herhangi yeni bir organ ya da sistem dahil etmeleri mümkün değildir. İlk yaratıldığı andan itibaren insan vücudu aynıdır; insan ne uçabilmiş, ne denizler altında yaşayabilmiş, ne de yaratılış özelliklerinden farklı ayrı bir organ ya da sistem geliştirebilmiştir. Canlılardaki kusursuz sistemleri en ileri teknolojilerle tespit edebilen insan, hiçbirini kendi üzerine geçirebilme imkanına sahip olamamıştır. Bu, insanın da tüm canlıların da Yüce Allah karşısındaki aczini gösterir. Elbette ki canlılar Allah’a karşı bir acz içindedirler çünkü her varlık, kendisini yaratan Allah’a muhtaçtır; ancak O’nun kendisi için belirlediği bir yaşam biçimi dahilinde yaşayabilir. Bu canlıların tümü, Rabbimiz’in “Ol” emri gereğince var olmuş, yoktan yaratılmışlardır. İşte bu gerçek nedeniyle, canlıların aşama aşama geliştiğine dair aldatıcı iddialar sürekli olarak, her yönden, kapsamlı ve açık bir yenilgiye uğramaktadır. Rabbimiz bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:

O’nun dışında, hiçbir şeyi yaratmayan, üstelik kendileri yaratılmış olan, kendi nefislerine bile ne zarar, ne yarar sağlayamayan, öldürmeye, yaşatmaya ve yeniden diriltip-yaymaya güçleri yetmeyen birtakım ilahlar edindiler. (Furkan Suresi, 3)

Charles Darwin’in Hayalperestliği ve DNA’nın Keşfi

Darwin 1,5 asır öncesinin cehaleti içinde, canlılıkla ilgili her şeyi son derece basit görüyordu. 20. hatta 21. yüzyılın başlarındaki evrim düşüncesi, henüz daha tükenmez kalemin bile keşfedilmediği bir dönemde, elektron mikroskobunun bilinmediği bilim ortamında, hücreyi yalnızca su dolu bir baloncuk zanneden Darwin’in bilim anlayışı içinde doğdu. Halbuki günümüz bilimi, tek hücreli bir canlının bile, bilinen en yüksek teknolojiden üstün sistemlere sahip olduğunu ortaya çıkarmıştır. Dahası günümüz bilimi, laboratuvarlarda tek bir proteini dahi üretememiş ve hayatın başlangıcına tesadüf diyen evrim fikrini temelinden ortadan kaldırmıştır.

Darwin’in bu kitapta işlenen deniz canlılarına bakış açısındaki çarpıklık sözlerine şöyle yansımıştır:

Dış koşullardaki bir değişmenin, bir organın tümüyle eskimesine ve türün tarihinde hiçbir zaman görülmemiş yeni bir organın gelişmesine yol açabileceğini, şüphe götürmez bir biçimde varsayarsak, ne kadar şaşırtıcı ve saçma gözükürse gözüksün, elimizdeki varsayımdan mantıksal bir biçimde şu önerinin çıkarsandığı ortaya atılmaktadır… “Böylece susamurları, kunduzlar, su kuşları, kaplumbağalar yüzerler diye perde ayaklı kılınmamışlar, ama gereksinmeleri onları av bulabilmek üzere suya çekmiş ve su yüzeyinde hızlı hareket edebilmek için ayaklarını uzatıp ayak parmaklarıyla suyu çırpmaya başlamışlardır. Bu sürekli uzatma yüzünden, parmakları dipte tutan deri bir uzatılma alışkanlığı kazanmış ve zamanla uçları birbirine bağlayan geniş zarlar oluşmuştur.” 40

Darwin’in kendisinin de saçma olarak ifade ettiği bu açıklamayı, gerçekçi bir gözle tekrar inceleyelim: Siz kendinizde bir ihtiyaç tespit ettiniz ve bunun hayatınıza çok önemli bir kolaylık sağlayacağını düşündüz. Bunun planlarını da en kusursuz şekilde yaptınız. Şimdi soralım: Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, vücudunuzda yeni bir organ ya da sistem meydana getirebilir misiniz? Üstelik bu yeni organ vücudunuzun diğer parçaları ile koordine şekilde çalışacak, şaşırmadan, unutmadan görevlerini yapacak ve vücudunuzun doğuştan bir parçası gibi işlev görecek… Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Ayrıca söz konusu organla ilgili her türlü detayın genetik şifreler halinde, hatasız olarak DNA’nızda kodlanmasını sağlayabilir misiniz?

Bunu ne kadar isteseniz, bunun için ne kadar uzun uğraşsanız da kendi vücudunuzda yepyeni bir organ belirmesini sağlayamazsınız. Peki sizin bunu başarmanız mümkün değilken, bir hayvanın -Darwin’in örneğindeki gibi bir su samurunun- kendi kendine ihtiyacını karşılaması, sırf ihtiyaç duyduğu için ayaklarını çırparak perdeli ayaklar geliştirmesi nasıl düşünülebilir? Bu, ancak Darwin’in ilkel bilim anlayışına uygun düşen cehaleti yansıtan bir iddiadır. Darwin kitabında, deniz canlıları ile ilgili bilim dışı, ilkel hikayelerine şöyle devam etmiştir:

… çağlar boyunca tesadüf eseri ortaya çıkmış ve herhangi bir şekilde herhangi bir türe ait bireylere avantaj sağlamış ve onların değişen koşullara daha iyi adapte olmalarına neden olmuş her önemsiz değişiklik, muhafaza edilme eğiliminde olacak; ve bu sayede doğal seleksiyon iyileştirme çalışmaları için hareket serbestliğine sahip olacaktır. 41

Darwin tesadüfi değişikliklerin birikerek, canlıları yaşadıkları ortama daha uyumlu hale getirdiğine inanmak istemiştir. Ancak gen haritalarının çıkarıldığı günümüzde, şuursuz hücrelerin kendi genetik yapılarında kusursuz düzenlemeler yaptığını iddia etmenin kabul edilebilecek bir yönü yoktur.

DNA molekülleri her canlının nasıl inşa edileceğini ve nasıl işlev yapacağını en ince detayına kadar belirleyen şablonlar ve planlardır. Bugün gelinen bilim ve teknoloji seviyesi neticesinde, bilim adamları bir canlının gelişimiyle ilgili tüm bilgilerin anne-babanın DNA’sında kodlandığı bilgisine sahiptir. Dolayısıyla canlılardaki çeşitliliğin, örneğin çok sayıdaki köpek balığı türlerinin, köpek balıklarının genetik yapılarındaki birtakım çeşitlenmelerden (varyasyon) kaynaklandığı; bir köpek balığının hiçbir zaman bir başka türe dönüşemeyeceği en temel bilgiler arasında yer alır. Nitekim Darwinistler de doğal seleksiyonun hiçbir şekilde tatmin edici bir açıklama getiremediğini bildiklerinden, bu boşluğu canlılardaki genetik kodu etkileyen mutasyon iddialarıyla doldurmayı düşünmüşlerdir.

Burada öncelikle ifade edilmesi gereken konu, genler üzerinde mutasyonların son derece zararlı olduklarıdır. Genlerde canlıların yapılarına ve özelliklerine ait her türlü bilgi, şifreli olarak saklı bulunur. Dolayısıyla radyoaktif ışın gibi bozucu unsurların, bir türü bir başka türe dönüştürecek etkilerinin olması söz konusu bile değildir. Buna rağmen Darwinistler, ısrarla mutasyonların canlıların varoluşunda çok önemli roller oynadığını iddia ederler. Bu iddianın akıl dışı olduğunu ve mantıksızlığını kendileri de çok iyi bilmelerine rağmen mutasyonları kullanmalarının nedeni ise açıktır. Darwinistler, genetik biliminin imkansız kıldığı evrime mantıksız da olsa bir açıklama sunma mecburiyeti içindedirler. Ancak yenilgiyi kabul etmek yerine, bilime ve mantığa aykırı da olsa sahte iddialarla insanları aldatmaktan çekinmezler.

Bilinen Darwinistlerden Richard Dawkins kurtarıcı gibi gördüğü mutasyonların olumsuz etkilerinden bazılarını bizzat kendisi şöyle anlatmıştır:

Dikkat edin, mutasyon baskısı sistematik olarak gelişim yönünde ilerlemez. X ışınlarında olduğu gibi. Tam tersine; mutasyonların büyük çoğunluğu, sebep olan her ne ise, niteliği göz önünde bulundurarak tesadüfidirler ve bu da demektir ki genel olarak mutasyonlar kötüdürler, çünkü kötü olanı elde etmek için iyiyi elde etmekten çok daha fazla yol vardır.42

Aslında söz konusu açıklama da mutasyonlarla ilgili gerçeği tam olarak açıklamaktan uzaktır. Mutasyonlarla iyiyi elde edebilme gibi bir ihtimal kesinlikle yoktur. Mutasyon mutlaka mevcut işleyişi ve sistemi yıkmak ve yok etmek amacıyla hareket eder. Çünkü mutasyon, olağanüstü komplekslikte ve moleküler düzeyde olağanüstü hassasiyetteki muhteşem bir yapıya, bilinçsizce, rastgele yapılan başıbozuk müdahalelerden başka bir şey değildir.

Darwinistlerin, “tesadüfi şekilde kazanılan özelliklerin bir sonraki nesle aktarılması” iddialarının imkansızlığını gösteren bir diğer gerçek de, meydana gelen mutasyonların yalnızca erkekte bulunan sperm veya dişide bulunan yumurta hücresi gibi üreme hücrelerinde olması şartıdır. Diğer vücut hücrelerinde herhangi bir değişimin meydana geldiğini farz ettiğinizde, bunun bir sonraki nesle aktarılması imkansızdır. Dolayısıyla genetik yapıdaki rastgele değişimlerin faydalı bir özellik kazandırdığı iddiası, bu organa ait bilgilerin bir sonraki nesle tesadüf eseri aktarılmasının imkansızlığı sebebiyle de mümkün değildir.

Canlıların vücut planları hücre çekirdeklerindeki DNA moleküllerinde gizlidir ve bu moleküller, bir uzay mekiğinin çizimleriyle bile kıyaslanamayacak kadar komplekstir. Bir canlının, kendisinde olmayan yeni bir organ kazanması için, ancak DNA molekülüne yeni bilgiler eklenmesi gerekir. Böyle muazzam bir işlemin, kopyalama hataları ya da radyasyon bombardımanları gibi müdahalelerle gerçekleştiğini iddia etmek inanılır gibi değildir. DNA, hayranlık uyandırıcı bir kompleksliğe ve neredeyse hiçbir kompleks yapı ile karşılaştırılamayacak hassasiyete sahiptir. Böyle bir yapıyı hataların veya radyasyon etkilerinin “geliştirdiğini” iddia etmek, aklı, mantığı ve bilimin kendisini yok saymaktır. Mutasyonlar, örneğini Hiroşima’ya atılan atom bombası gibi radyoaktif olaylarda gördüğümüz şekilde, çok kapsamlı ve ürkütücü boyutlarda bir yıkım getirir. Mutasyonlarla yeni bir organ ortaya çıkamayacağını Ohio Üniversitesi’nden Prof. Walter Starkey, Cambrian Explosion (Kambriyen Patlaması) kitabında şöyle açıklamaktadır:

… (mutasyonların) kalıcı bir etkiye sahip olabilmeleri için, milyarlarca atomun bir sonraki nesli oluşturacak özel bir eşey hücresi bulması gerekir. Bu tesadüfen olabilir mi? Gerçekten de atomların bu şekilde taşınmasının ve konumlandırılmasının tesadüfen olacağını mı düşünüyorsunuz? Bu atomların havadan toprağa, sonra da denizden ve havadan canlının DNA’sına girip yerleşmeleri nasıl mümkün olabilir?… Yeni özelliklerin ancak mevcut DNA’ya yeni atomlar eklenmesi yoluyla kazanılabileceğini anladıysanız, nasıl tüm bunların tesadüfler sonucu olabileceğine inanabilirsiniz? Her yeni ve daha kompleks canlının daha basit canlılardan üretilmesi için binlerce yeni atomun DNA’ya eklenmesi gerekir. Bu atomların yeryüzündeki ortamından nasıl olup da canlının DNA’sına taşınmış olabileceğini açıklar mısınız? Atom ekleyen mutasyonlar kesinlikle tesadüfen yeni özellikler veya yeni türler üretemezler. 43

Kaliforniya Üniversitesi profesörlerinden Philip Johnson’un da ifade ettiği gibi “Tesadüfen meydana gelen mutasyonun sonucunda, parçaların uyumlu bir şekilde değişmesini düşünmek imkansızdır.”44

RASTGELE MUTASYONLAR CANLILIĞI YOK EDER

• Darwinistlerin iddiasına göre, mutasyonlar, vücudun her yerinde orantılı ve birbirine uyumlu değişiklikler yapmak zorundadır. Örneğin evrimcilerin iddia ettikleri şekilde rastgele mutasyonlarla sağ tarafta bir kulak oluştuysa, mutasyonların sol tarafta da tam simetrik yapıda, aynı şekilde duyan ikinci bir kulağı oluşturması gerekir. Orta kulaktaki örs, çekiç, üzengi kemikçiklerinin her biri, her iki tarafta da aynı olarak meydana gelmelidir.
• Ayrıca göz, kaş, kol, bacak, akciğer, böbrek gibi pek çok yapıda, kemik, kas, sinir, damar gibi tüm detaylarda bu simetri mükemmelliği olmalıdır.
• Yoksa bir kulağı ters, bir kolu kemiksiz, damarsız, tek gözü alnında, tek gözü burnunda garip yapıların meydana gelmesi gerekir. Halbuki canlılıkta böyle bir dengesizlik yoktur; tam tersine tüm vücuda mükemmel bir simetri hakimdir.
• Darwinistlerin iddiasına göre mutasyonlar her şeyi simetrik ve uyumlu şekilde meydana getirmelidir. Fakat %99’u zararlı, %1’i etkisiz mutasyonların faydalı olması; birbiri ile uyumlu, simetrik organları, adeta bir mimar, mühendis gibi üstelik de aynı anda meydana getirebilmeleri imkansızdır.
• Mutasyonların etkisi düzgün bir yapıya adeta makineli tüfekle ateş etmek gibidir. Sağlam bir şeyin üzerine ateş açılması o yapıyı tamamen ortadan kaldırır. Mermilerden tek bir tanesinin etkisiz kalması veya vücuttaki mevcut bir enfeksiyonu yakarak iyileştirmesi hiçbir şeyi değiştirmez çünkü organizma zaten kendisine isabet eden 99 mermi ile yerle bir olmuştur.

Dolayısıyla Darwinistlerin mutasyonlarla ilgili iddiaları ciddi bir mantık hezimetidir.

Kitabın ilerleyen sayfalarında şahit olacağınız deniz canlılarına ait birbirinden mükemmel algılar, sistemler veya organlar evrim teorisinin çürük mantıkları ile açıklanamaz. Yüce Allah bir Kuran ayetinde canlılardaki çeşitlilikle ilgili şöyle bildirmektedir:

Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. (Nur Suresi, 45)

Balıkların Yüzmeye Uygun Yaratılışı

Leave a comment

Balıkların son 450 milyon yıldır denizlerde yüzdükleri bilinmektedir.45 En küçük balıktan en büyük balinaya kadar tüm deniz canlıları, üstün bir manevra kabiliyeti ile su içinde rahatça hareket eder ve vücut ağırlıklarını ustaca kullanarak en üst verimle yüzerler. Bunun nedeni her balık türünün suda yaşamaya uygun ve kendilerine has yüzme sistemleriyle yaratılmış olmasıdır. Bütün balık türlerinde yüzgeçlerin yeri, sayısı, şekli gibi her türlü detay özel olarak belirlenmiştir. Kuyruk şekilleri, solungaç büyüklükleri, derilerindeki girinti-çıkıntılar ve türlerine özel yapıları, ihtiyaçlarını en kusursuz biçimde sağlayacak niteliklerdedir.

Balıkların basınç, soğuk, karanlık gibi zor koşullarda yaşayabilecekleri; beslenme, solunum, korunma gibi ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilecekleri sistemler, bulundukları ortamın tüm şartlarına en uygun yapılardadır. Küçük bir detay gibi görünen farkların dahi yaratılışında bir hikmet vardır ve tüm bunlar bu canlıların yaşamları açısından önem taşır. Örneğin denizin üst kısımlarında yüzen balıkların genellikle, yukarı doğru kepçe biçiminde ağız yapıları vardır; böylece yüzen böcekleri ve diğer ufak cisimleri rahatça yakalarlar. Suyun orta tabakasında yüzen balıkların ağız yapısı, hemen tepede, burunlarına yakın bir yerdedir; böylece yemlerini daha düşerken yakalayabilirler. Orta tabakadaki balıkların bir kısmı da, yosunluklarda otlayacak biçimde, aşağıya eğimli yapıdadır. Deniz katmanlarının alt tabakasında yaşayan balıklarda ise, yassı vücutlarının altında, zemindeki yiyeceklerle beslenebilecekleri şekildedir. Çünkü bu canlılar, Yüce Rabbimiz’in muhteşem eserleridir ve yaratılışlarına uygun olarak mükemmellik sergilerler. Yüce Allah, bir Kuran ayetinde şöyle bildirmektedir:

Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Onun karar (yerleşik) yerini de ve geçici bulunduğu yeri de bilir. (Bunların) Tümü apaçık bir kitapta (yazılı)dır. (Hud Suresi, 6)

Balıkların ağızlarındaki dişler de belli bir amaca yönelik, çeşitli şekillerde yaratılmışlardır. Örneğin köpek balığı gibi etçil hayvanlar, avlarını bütün olarak ya da büyük parçalar halinde yutarken, kavramak için keskin dişlerini kullanırlar. Diğer taraftan vatoz gibi dip balıkları yedikleri kabuklu hayvanları kırabilmek için, geniş düz dişlerle donatılmışlardır. Otçul balıkların ise genellikle dişleri yoktur; ama boğazlarında dişlere benzeyen öğütücü organları vardır. Eğer bu balıklar ağızlarının ön kısmında besinlerini çiğnemeye çalışsalardı, boğularak ölürlerdi. Çünkü çiğnedikleri besin, oksijen elde etmeleri için bir zorunluluk olan solungaçlardan geçen su ile karışırdı.46 Bir dişin konumunun dahi böylesine önem taşıması, balıkların anatomilerinde tesadüflerin yeri olamayacağının açık bir göstergesidir. Prof. Cemal Yıldırım evrimci görüşlere sahip olmasına rağmen, canlılardaki bu özel yapılar karşısında şunları dile getirmektedir:

Canlılarda üstelik belli bir amaca yönelik görünen bu düzeni, şans ya da rastlantı ürünü saymak inandırıcı olmaktan uzaktır.47

Diğer taraftan ilerleyen bölümlerde örneklerini göreceğiniz gibi canlıların yapılarındaki sistemler, bilim adamlarını hayranlık içinde bırakacak, teknoloji harikası niteliklere sahiptir. Işık saçan alglerin aydınlatma sağlamak için vücutlarında çeşitli kimyasalları bir araya getirmeleri; kutup balıklarının donma noktasına geldikten sonra yeniden hayata dönmeleri ve organlarının buzdan hasara uğramaması; mürekkep balıklarının ortamla tam uyumlu olacak şekilde, derilerinin renklerini, desenlerini anında değiştirebilmeleri; deniz kaplumbağalarının haritaları olmadan uzun mesafeli yolculuklar yapabilmeleri; balina ve penguenlerin oksijen tüpü kullanmadan derinlere dalabilmeleri gibi daha pek çok konuda canlılar hayranlık uyandırıcı özellikler barındırmaktadırlar. Şu an yaşayan ve yüzlerce yıl önce yaşamış olan tüm canlı türleri, Allah’ın üstün ilmini ve yarattığı çeşitliliği, büyük bir ihtişamla sergilerler. Bu ihtişamlı yaratılışı görmezden gelenler ise, Rabbimiz’in gücünü takdir edemeyenlerdir. Allah bu kimseleri Kuran’da haber vermiştir:

Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, Azizdir. (Hac Suresi, 74)

Balıkların Anatomisindeki Düzen, Yaratılış’ın Delillerindendir

Su, havadan 800 kez daha yoğun bir ortamdır.48 Bu yüzden suda hareket etmek de son derece zordur ve yüksek enerji harcamayı gerektirir. Buna karşın balıklar suyun içinde son derece kıvrak ve hızlı hareket ederler. Üstelik suyun yoğunluğu yüzdürme kuvveti sağlayarak, denizde yaşayan canlılara bir avantaj sağlar. Böylece yerçekimiyle çok küçük çapta mücadele etmeleri gerekir ve balığın tüm kas gücü, ileriye doğru hareket etmek için kullanılır. Ayrıca balığın yüzebilmesi için fazla bir hareket yapmasına gerek yoktur; bunun için kuyruğunu sağa ve sola hareket ettirmesi yeterlidir. Ancak basit bir kuyruk hareketi gibi gözüken yüzmenin ardında, adeta mühendislik hesapları ve fizik kanunlarıyla ayarlanmış özel yapılar mevcuttur. Bu yapılardan bir kısmı şöyledir:

nehir manzarası

Balık Grubları

Çenesiz Balıklar

Kıkırdaklı Balıklar

Kemikli Balıklar

Omurga ve Kas Yapıları:

Balıklar, sabit halde yüzerken aniden yüksek hızlara ulaşabilmek için çok fazla enerjiye ihtiyaç duyarlar. Ani hızlanabilmek onlar için çok önemlidir; çünkü avcı hayvanlardan kaçabilmek için buna ihtiyaçları vardır. Bazı küçük balıklar, durma konumundayken, saniyenin 20’de biri kadar kısa bir sürede maksimum hızlarına çıkabilirler. Bu sırada ürettikleri itme kuvveti kendi ağırlıklarının 4 katı kadardır. Son model arabaların dahi 0 km’den 100 km hıza 4-6 saniye arasında çıkabildikleri dikkate alınırsa, balıkların ne denli verimli yüzdükleri daha iyi anlaşılır.

SUDA YAŞAMAYA UYGUN YAPILARI

Balıklar, karadan tamamen farklı olan deniz ortamına uyumlu şekilde yaşamak üzere yaratılmışlardır. Yüzgeçler, balığın yerden kalkması ve ileriye doğru hamle yapabilmesi için müthiş bir hareket kontrol sistemi oluşturur. Yüzme kesesi canlının yüzebilmesini sağlar. Solungaç ve solungaç kemerlerinden oluşan kompleks solunum sistemi balığın sudaki mevcut oksijeni almasını sağlar. Aşırı derecede hassas yan çizgiler ise, balığın av ve avcıları tespit edebilmesi için gereklidir. Balıklardaki bu muhteşem yapılar, birbirinden eşsiz güzellikler yaratmaya kadir olan Cenab-ı Allah’ın hayranlık uyandıran sanatıdır.

Ayrıca balıklar suyun içinde çoğu zaman akıntıya karşı hareket etmek zorunda kalırlar. Suyun mevcut direncine, bir de güçlü akıntıların oluşturduğu kuvvet eklendiği halde, balıklar bu zorluğun da üstesinden gelerek yüzmeye devam ederler. Balıkta böyle bir gücün ortaya çıkmasını sağlayan, omurgasının ve kaslarının özel yapılarıdır. Omurga balığın vücudunun dik durmasını, ayrıca yüzgeçlerin ve kasların kendisine bağlanmasını sağlayacak bir yapıya sahiptir. Eğer böyle olmasaydı balıkların suda hareket etmeleri imkansız hale gelirdi.

Balıklar Nasıl Yüzer?

Balıklar üstteki örnekte de görüldüğü gibi genellikle S şeklini alarak yüzerler. Balığın omurgasının iki yanı boyunca sıralanan kaslar birbiri ardınca hareket eder ve bir dalga hareketi meydana getirirler. Hareket kafanın yana doğru hafif titretilmesi ile başlar ve kuyruğun geniş dönme hareketi ile son bulur. Bu, balıklar için en verimli ve en zahmetsiz yüzme şeklidir. Bu özel yüzme vesilesi ile balıklar istedikleri zaman hızlanabilir, yavaşlayabilir, istedikleri doğrultuda rahatça yüzebilirler.

Balıkların Algı Sistemi

Balıkların sinir sistemi, dış dünya ile bağlantıyı yan kısımlarda bulunan ve küçük deliklerden oluşan ince şerit ile sağlar. Bu kusursuz algı sistemi, canlının varlığını sürdürebilmesi için gerekliir ve canlıyı yoktan yaratan Allah’ın eseridir.

1- Balıklarda 6. duyu gibi hareket eden yanal çizgiler

Yüzen bir balık, vücut çatısı için iskelete, kuvvet için kaslara, itme kuvveti ve yön verme için yüzgeçlere ihtiyaç duyar. Balığın iskeletinde nispeten daha durağan olan kafatası, vücudun bir destek noktası olarak görev görür. Omurga balığın hareketi için çalışan bir kaldıraç olarak işlev görürken, kaslar yüzmek için güç sağlar. Balığın %80’ini oluşturan kaslar, balığın her yöne hareket edebilmesi için çeşitli şekillerde düzenlenmiştir. Böylece kas gücü baş kısmından kuyruğa kadar bir dalga şeklinde iletilir ve vücudun tam bir koordinasyon içinde çalışması sağlanır.

Hava Keseleri:

Balığın yalnızca omurgasının özel bir yapıya sahip olması, yüzebilmesi için yeterli değildir. Çünkü balığın su içindeki tek hareketi ileri geri değildir; eğer bir balık su içinde aşağı yukarı da hareket edemezse yaşayamaz. Balık suyla aynı yoğunluğa sahipse aynı derinlikte tutunmayı başarabilir ancak yoğunluğu daha az ise, yüzeye doğru yükselir; daha çok ise derine doğru çekilir. Pek çok balığın vücudunda bu etkiyi kontrollü olarak sağlayacak hava keseleri vardır. Balıklar vücutlarındaki bu keseleri hava ile doldurarak kısa sürede derinlere inebilir veya havayı boşaltarak su yüzeyine doğru çıkışa geçebilirler. Balık derinlere indiğinde, suyun balık üzerindeki fiziksel etkileri de değişir ve hava keselerinin ikinci bir hayati önemi daha ortaya çıkar. Değişen şartlara hava kesesindeki gazın azaltılıp, çoğaltılmasıyla uyum sağlanır. Bu kese sayesinde balık her seviyede kendini dengeleme olanağı elde eder.

1- Bir balığın sudaki yoğunluğa göre suyun yüzeyinde veya derinlerinde kalabilmesini sağlayan kontrol sistemi hava keseleriyle düzenlenir. Balıklar bu keseleri hava ile doldurarak derinlere inebilir, keseledeki havayı boşaltarak da yüzeye çıkabilir. Bu hareket önemlidir; çünkü balığın hayatta kalabilmesi için ileri-geri hareket şeklinin dışında yukarı-aşağı da hareket edebilmesi şarttır.

Balıklar Nasıl Nefes Alır?

Balıkların sudaki oksijeni alabilmek için özel solungaçları vardır. Farklı balıklarda farklı solungaçlar bulunsa da, solungaçların görevi hep aynıdır. Solungaçların içinde bir perde gibi uzanan solungaç kemerleri bulunur. Bu kemerler kılcal damarlarla donatılmıştır. Balığın aldığı su, temizlendikten sonra solungaç kemerlerine gelir, erimiş oksijen buradan damarlara geçer. Aynı anda karbondioksit dışarı atılacak olan suya verilir. Suda yaşayan her canlının aldığı her nefes, tüm diğer canlılarda olduğu gibi, onları yoktan var eden Yüce Allah’ın koruması altındadır.

2- Su ve karbondioksit çıkışı
3- Ağız
4- Su ve oksijen girişi
5- Solungaç

Bazı balıklarda yüzme kesesinin başka görevleri de vardır. Bu kese, balığın çıkardığı sesi çoğaltabilir, kulağın duyma yeteneğini geliştirebilir. Kulağa bağlanan yüzme kesesi, doktorların kullandıkları stetoskop gibi, mekanik ses yükseltici benzeri bir işlev görür.

Yüzgeçler:

Balıkların ağırlık merkezleri genellikle hava keselerinden geçecek şekilde yaratılmıştır. Hava kesesinin şişirilip boşaltılması esnasında, vücut dengesi bozulursa, yüzgeçlerin çok küçük hareketleriyle, balık yeniden dengesini sağlayabilir veya istediği pozisyonda durabilir.

Yüzgeçler, araları ince zar biçiminde dokularla örülü uzantılardır; bunlar çok ufak kaslar yardımıyla katlanabilir veya uzayabilirler. Bunların her birinin vücut üzerindeki dağılımı, belli bir denge ve kumanda gücü sağlayacak şekilde düzen içindedir. Örneğin kuyruktaki yüzgeç dümen görevi yapar ve balığın su içinde yönlenmesini sağlar. Vücudun iki yanındaki sırayla büzülen kas şeritleri sayesinde, kuyruk bir yandan diğer yana, hızla, kırbaç gibi sallanabilir. Böylece balığın gövdesini yalpalatarak, su içinde itici güç oluşturur.

Balıkların Yüzgeç Tipleri

Yüzgeçler çok ufak kaslar yardımıyla katlanabilir veya uzayabilirler. Kuyruktaki yüzgeç dümen görevi yapar. Dikey yüzgeçler sabit durmak için gereklidir. Sırt ve geri yüzgeçleri balığın dik durmasını ve su içinde istediği yöne gitmesini sağlar. Göğüs ve leğen yüzgeçleri asıl olarak denge için kullanılır. Karın bölgesindeki yüzgeçler balığın kolu bacağı gibidir. Balık bunları kullanarak ileri-geri hareket eder, gerektiğinde fren yapar.

1- Bu balık türü yüzgeçlerini kullanarak sığ sulardaki kayalara yapışır ve buralara yumurtalarını bırakır.

2- Siyam balığı gereğinden büyük olan yüzgeçlerini dişiyi etkilemek için kullanır.

3- Üçayak (tripod) balığı, alttaki yüzgeçlerini ayak gibi kullanarak zemide hareketsiz kalır ve avını bekler.

Balığın hızı da kuyruk sallama sıklığı ile doğrudan orantılıdır. Bir balık ne kadar çok kuyruk sallarsa, hızı da o kadar artar. Cambridge Üniversitesi’nden Prof. Richard Bainbridge, 32 cm boyundaki bir balığın uzunca bir süre saatte 13 km hızla hareket edebildiğini tespit etmiştir. 49

Dikey yüzgeçler esas olarak sabit durmak için gereklidir. Sırt ve geri yüzgeçleri balığın dik durmasını ve su içinde yön değiştirmesini sağlar. Balık suda durduğu zaman çiftler halindeki göğüs ve leğen yüzgeçleri asıl olarak denge için kullanılır; kimi zaman ileri doğru hızlı hareket için de kullanılabilir. Balık, manevralarını da bu ikili yüzgeçler sayesinde yapabilir. Karın bölgesindeki yüzgeçler, balığın kolu bacağı gibidir; suyun içinde ileri geri hareket etmesini ve sudaki düzeyini tayin etmesini sağlar. Balık bu yüzgeçlerinden birini diğerinin aksi yönünde hareket ettirdiğinde etrafında dönmesi mümkün olur, ayrıca yüzgeçler fren görevi de yapar. Balık bunların her ikisini, bir anda ileri doğru atarak gövdesini hareketsiz hale getirebilir.

nehir manzarası

1 – Aykuyruk orfoz 2- Palyaço balığı 3 – Royal Angel fish 4 – Akrep balığı 5 – Queen Angelfish (Holacanthus ciliaris) 6 – Sincap balığı 7 – Broomtail wrasse 8 – Siyah benekli sweetlips

Balık yüzmek için kuyruğunu salladığında, normal şartlarda balığın ön tarafının, arka kısmın tam tersi yönde ve aynı şiddette savrulması gerekir. Ancak balık böyle sarsıcı bir etkiyle karşılaşmaz; çünkü balıkların vücutlarının ön tarafı bu sert etkiyi ortadan kaldıracak bir denge sistemi ile yaratılmıştır. Ayrıca su, hareket esnasında baş tarafa dikey bir kuvvetle etki eder. Tüm bunlar baş kısmın su içindeki salınımının, kuyruk kısmındakinden daha küçük olmasına neden olur. İki taraf arasındaki bu farklılık, balığın su içinde dengeli biçimde hareketini sağlar.

Balığın ileri doğru hareket hızı, yüzgeçlerin sağ ve sol yanlara gidiş geliş hızı ile de doğrudan bağlantılıdır. Yüzgeçler omurga eksenine yaklaştıklarında hız artar, uzaklaştıklarında da azalır. Bu sayede su altında sakin duran bir balık tehlike anında, aniden müthiş bir hızla harekete geçebilmektedir. Örneğin küçük bir tatlı su balığı durgun haldeyken, 1 saniye içinde 10 vücut boyu kadar ileri fırlayabilir. 20 cm boyundaki bir balık ise saatte 8 kilometre hıza ulaşabilir.50

Darwinistlerin iddiası, insan teknolojisinin bir benzerine bile ulaşamadığı yüzgeçlerdeki yapı ve işlevin sözde tesadüfen meydana geldiği yönündedir. Bu iddiaya göre tesadüfler, istisnasız her balıkta tamamen birbirine simetrik yüzgeçler var edecek, onlara birbirine uygun işlevler yükleyecek ve canlının yaşamı için son derece gerekli olan bu yapıları hatasız ve kusursuz olarak yoktan var edecektir. Tesadüflerin böyle bir gücünün olmadığı ise çok açıktır. Darwinistlerin Allah inancını reddebilmek, Yaratılış gerçeğine karşı çıkabilmek için şuursuz ve bilinçsiz tesadüfi olaylara yükledikleri görev, işte onları bu derece küçük düşürmektedir.

Savunma Amaçlı Kullanılan Yüzgeçler

Kimi balıklar yüzgeçlerini savunma amaçlı kullanırlar. Örneğin Çotira balıkları (triggerfish), sırt yüzgeçlerini dik bir konumda kenetleyerek, düşmanlarından korunurlar. Çotira, büyük sırt yüzgecini dikleştirdiğinde, daha küçük olanı da beraberinde yukarı çekilir. Böylece küçük olan yüzgeç büyük olanın dik durmasını sağlar. Balığa, bu tetikleme mekanizmasından dolayı, İngilizce “triggerfish” denilmektedir. Bir düşman tarafından tehdit edildiklerinde çotiralar, hızla bir yarığa girerler ve karın yüzgeçlerini dik olarak kilitlerler. Büyük yüzgeç, küçük yüzgeç çekilmediği sürece aşağı katlanamaz. Bir kere kilitlendi mi, ne kadar zorlanırsa zorlansın bunu oynatmak mümkün olmaz.51

Bu savunma mekanizması Allah’ın Çotira balıklarında yarattığı bir yaratılış mucizesidir. Tüm varlıkların Yaratıcı’sı ve Sahibi olan Rabbimiz, “her şeyi gözetleyip-koruyan” (Hud Suresi, 57) ve “bir örnek edinmeksizin yaratandır.” (Enam Suresi, 101)

Aslan balığının uzun dikenli yüzgeçleri etkili bir savunma aracıdır. Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus’taki mercan kayalıklarında yaşayan bu balık parlak gözalıcı bir görünüme sahip olmasının yanında oldukça zehirlidir. Üst kısımlardaki iğnelerle temas edildiğinde birkaç gün süren yanma, terleme ve solunum güçlüğü görülebilir. Üzerinde bulunan kırmızı ve beyaz çizgiler avcılar için adeta bir alarmdır. Bu çizgileri gören diğer balıklar aslan balığına yaklaşmazlar.

Yüce Allah’ın yarattığı her canlı ve tüm bu canlılara ait her detay muhteşem birer sanat eseridir. Yeryüzü bu detaylarla donatılmış sayısız iman hakikati barındırır.

Allah her şekli, her sureti, her detayı, her sistemi yoktan var etmeye kadirdir.

Solungaçlar:

Balığın içinde bulunduğu suda az miktarda çözünmüş oksijen vardır. Örneğin yüzeye yakın sularda bir litre deniz suyunda yaklaşık 5 ml oksijen vardır. İnsanın soluduğu havada ise bu oran, 1 litrede 210 ml oksijendir. Karşılaştıracak olursak, eğer insan bir şekilde suyun altında nefes alabiliyor olsaydı, ciğerlerine yeterli oksijeni alabilmek için dakikada 450 kez nefes alması gerekirdi.52 İşte bu önemli fark nedeniyle balık, fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, sudaki az miktardaki oksijeni toplayabilecek özel bir sistem kullanır.

Solungaçlar, binlerce solungaç lifinden oluşur. Her bir solungaç kemerinin içi oyuktur ve ince kan damarlarıyla doludur. Bu damar lifleri ise, daha küçük damarlara ayrılır. Solungaçların bu katmerli yapısı, oksijen taşıyan damar ağının yüzey alanını artırır. Böylece solungaçların yüzey alanı, normal hayvanların on katı fazla olabilmektedir. Balıkların sudan çıkınca boğulmalarının asıl sebebi de, havadaki oksijeni teneffüs edememelerinden çok, solungaç kemerlerinin içe çökerek, oksijen emilimi için yeterli yüzey alanı kalmamasındandır.

Balıkların Solungaçları Ne İşe Yarar?

Balıklar, fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, sudaki az miktardaki oksijeni toplayabilecek özel bir sistem kullanırlar. Balıklarda solungaçlar akciğer görevini üstlenmiştir. Akciğerlerden farklı olarak solungaçlar, oksijeni sudan süzerek alırlar. Balıklarda yine insanlardan farklı olarak kan tek yöne doğru pompalanmaktadır. Kan kalbe tek bir damar yoluyla gider ve solungaçlara doğru tek yönden dışarı çıkar. Solungaçlar etraftaki damarlarda bulunan kandan oksijeni toplar ve buradan tüm vücuda taşırlar. Kanın, solungaç liflerinin arasından ilerlerken suyun geçtiği yönün tam tersine doğru hareket etmesi son derece önemlidir. Çünkü böylelikle tüm oksijen kana iletilebilmektedir.

Bu örnekte de görüldüğü gibi balıklar, karadan çok farklı olan su ortamında yaşamaya en uygun şekilde var edilmişlerdir.

1- Solungaç kemeri
2- Su akışı
3- Solungaç kemerleri
4- Yakın çekim solungaç iplikçiği
5- Oksijenli kan
6- Oksijensiz kan
7- Damar
8- Atardamar
9- Solungaç iplikçiği

Balıklarda solungaçlar, akciğer görevini üstlenmiştir. Ancak memeli akciğerlerindeki gibi oksijeni doğrudan ciğerlerine almazlar. Bunun yerine solungaçlar, oksijeni süzerek kana katarlar. Kanın balığın vücudundaki dolaşımı da memelilerdekinden çok farklıdır. Örneğin insanda dört bölmeli kalp bulunurken, balıklarda iki bölmeli kalp mevcuttur. Bunun nedeni balıkların yalnızca tek yönde kan pompalamalarıdır. Kan kalbe tek bir damar yolu ile girer ve solungaçlara doğru tek yönden dışarı çıkar. Solungaçlar damarlardaki kanın etraftaki sudan oksijen toplar ve oksijeni buradan tüm vücuda taşır. Kullanılan oksijen de kalbe geri gider.

nehir manzarası

Balık, ağzından su aldıktan sonra ağzını kapar. Su, solungaç liflerinden vücudun gerisine doğru itilerek, solungaç yarıkları arasından dışarı atılır. Balıkların solungaçları, sudaki oksijeni alabilecek şekilde özel olarak yaratılmıştır. (Sağda solungaçlar)

Kan solungaç liflerinin arasından geçerken, suyun geçtiği yönün tersinde ilerler. Bu sudaki alınabilecek tüm oksijenin kana iletilmesi için çok önemlidir. Eğer kan su ile aynı yönde ilerleseydi; o zaman kan, sudaki oksijenin ancak yarısını alabilirdi. Kan ve su oksijen içeriği bakımından belli bir dengeye ulaşınca, daha fazla oksijen emilimi gerçekleşmeyecekti. Ancak kan ve suyun zıt yönlerde akması sayesinde okisjen emilimi her zaman mükemmel bir düzen içinde gerçekleşir: Suda kandakinden daha fazla oksijen vardır ve sudaki oksijenin %50’sinden fazlası kana karıştıktan sonra da oksijen aktarımı devam eder. Bu sistem sayesinde balık %80-90 daha fazla verimle oksijen elde edebilir.

Balık Derisi:

İnsan suyun içinde belli bir süre kaldıktan sonra, cildi olumsuz etkilenmeye başlar ve suda kalış süresi uzadıkça cildinde oluşan hasar da artar. Oysa balıklar sürekli su içinde olmalarına rağmen, ciltleri hiç zarar görmez. Üst derilerindeki sert parlak tabaka sayesinde, suyun balığın vücuduna girmesi ve cildinin olumsuz etkilenmesi engellenmiş olur.

Balıkların pek çoğunun vücutlarını kaplayan dayanıklı deri, alt ve üst olmak üzere iki tabakadan oluşur. Üst deri içerisinde mukus salgılayan bezler bulunmaktadır. Mukus kaygan ya da yapışkan bir yapıda olup, balığın su içerisindeki hareketi sırasında sürtünmeyi en az seviyeye indirmeye yarar. Bu kayganlık özelliğiyle balık hem daha hızlı hareket eder, hem de balığın düşmanları tarafından yakalanması zorlaşır. Mukusun bir başka özelliği ise balığı hastalık yapan organizmalara karşı korumasıdır.53

1- Placoid balık derisi
Bu deri yapısındaki köpek balığı

2- Ganoid balık derisi
Bu deri yapısındaki mersin balığı

3- Ctenoid balık derisi
Bu deri yapısındaki bonyfish

4- Cycloid balık derisi
Bu deri yapısındaki sazan balığı

Ayrıca balıkların üst derisinde keratin (derinin alt tabakalarındaki yaşlı hücrelerin ölmeleri ve yerlerini genç hücrelere terk etmesi sonucu oluşan sert ve dayanıklı madde) benzeri bir tabaka da mevcuttur. Bu tabaka suyun vücuda girmesini engelleyerek, balığın vücudundaki iç basınç ile dış ortam basıncının dengelenmesini sağlar. Eğer bu tabaka olmasaydı, içeri kontrolsüz giren su nedeniyle, balığın vücudundaki basınç dengesi bozulacak ve balık ölecekti. Görüldüğü gibi balıkların sudaki hareketini kolaylaştırıcı birçok sistem vardır ve bunlardan biri olmadan diğeri işe yaramaz ve dolayısıyla sistemin bir parçasındaki eksiklik canlının ölümü ile sonuçlanır.

Mukus sıvısının kaygan, yapışkan ve aynı zamanda mikrop öldürücü niteliklerinin bir arada olması, balık için bir zorunluluktur. Bütün bu şartların dev kimyasal tesislerde değil de, balığın derisinin altındaki birkaç milimetrelik bir tabakada üretilmesi, canlıları tüm ihtiyaçlarını karşılayacak özelliklerle yaratan Rabbimiz’in varlığının delillerinden biridir.

Darwinizm, canlı varlıklardaki her türlü muhteşem yapı karşısında çökmüş durumdadır. Yeryüzündeki bütün balık türleri yukarıda sayılan özelliklerin tamamına eksiksiz olarak sahiptir. Balıklar milyonlarca yıldır hiç değişmeden, hep bu mükemmel özelliklere sahip olmuşlardır. Bunu, milyonlarca yıl öncesinde yaşamış balıkların günümüze gelen kalıntılarında görmek mümkündür. Günümüzde elde edilmiş olan 350 milyondan fazla fosil kalıntısı bize milyonlarca deniz canlısının örneğini vermiştir. Bunların tarihleri yaklaşık 540 milyon yıl önceki Kambriyen Pataması’na kadar ulaşmaktadır. Bu kalıntıların büyük bir bölümü, deniz canlılarının milyonlarca yıl önce de günümüzdekilerle aynı olduklarını, yani hiçbir değişim geçirmemiş olduklarını ortaya koymaktadır. Bu durum bize balıkların evrim geçirmediklerini, mükemmel halleriyle yaratıldıklarını gösterir. Rabbimiz’in üstün güç ve kudreti, Kuran ayetlerinde şöyle bildirmektedir:

… Göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur, tümü O’na gönülden boyun eğmişlerdir. Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 116-117)

Denizatları

At kafasına benzeyen bir başı, uzayarak hortum biçimini almış burnu, küçük ağzı, birbirinden bağımsız hareket eden gözleri, kemik plakalarla kaplı vücudu, öne kıvrılan kavrayıcı kuyruğu ve yüzgeçleriyle denizatları, diğer balık türlerinden çok farklı bir canlı türü olarak denizlerde yaşamını sürdürmektedir.

Bu mucizevi canlılar kamuflaj özelliğine de sahiptirler. Bukalemundan daha iyi renk değiştirme yetenekleri vardır. Denizatlarının çiftleşme mevsiminde dişi ve erkek bir araya gelir ve özel bir dans yaparlar. Bu karşılıklı dans günlerce sürebilir. Erkek denizatları, karınlarında özel bir yumurta taşıyıcı keseye sahiptirler. Çiftleşme döneminde dişi denizatı yumurtaları dikkatli bir şekilde bu keseye bırakır. Bırakılan yumurta sayısı 1500’ü bulmaktadır. Döllenmenin hemen ardından kesenin içi deniz suyuna benzer bir yapıyla kaplanır ve böylelikle yavrular doğumdan sonra yaşayacakları ortama hazırlanırlar. Bu farklı canlılar, müthiş güzellikteki deniz altı aleminde apayrı bir süs olarak yaratılmışlardır.

Balon balığı

Düşmanlarıyla karşı karşıya olmadıklarında sıradan bir balık gibi görünen balon balıklarının vücutlarının etrafında iri dikenler bulunur. Bu dikenler balık normal haldeyken derisine yapışık bir biçimdedir. Balık düşmanla karşı karşıya geldiğinde ise, düşmanının çene darbelerinden kendini korumak amacıyla vücudunu süratle suyla doldurmaya başlar. Balık şişer ve vücudundaki dikenler de dik hale gelir. Dikenler dik konuma geldiğinde oldukça sivri bir hal alır ve düşmanlarından gelebilecek darbelere karşı bir engel oluştururlar. Balon balıkları, kendilerinden çok daha büyük bir düşman tarafından yutulsa bile, dikenler onların koruyucusudur. Dikenlerden rahatsız olan avcı, balığı yuttuğu gibi ağzından dışarı çıkarır.

Balon balıklarına has bu sistem, mükemmel bir korunma sağlar. Balık, bu muazzam sistemi nerede en etkili şekilde kullanması gerektiğini çok iyi bilir. Her canlı için farklı korunma mekanizmaları yaratan Yüce Allah bu örnekle eşsiz ve benzersiz yaratma gücünü gözler önüne sermektedir. Tüm varlıklar, Allah’ın eseridir ve her şey O’nun koruması ve bilgisi dahilindedir.

Tuzlu Suyun Balıklar Üzerindeki Etkisi

Karada bulunan bitkiler ve hayvanlar, hayatta kalabilmek için tatlı suya ihtiyaç duyarlar. Deniz canlıları ise tuzlu suda yaşarlar. Ancak tuzlu su onlar için aşılması gereken pek çok problem oluşturur. Denizlerdeki balıkların kanındaki tuz yoğunluğu, çevrelerindeki suyun tuz yoğunluğundan daha azdır. Bu yoğunluk farkı, balıkların dokularının su sızdırmasına (ozmos) sebep olur. Su kaybını telafi edebilmek için de, bu balıkların sürekli su içmeleri gerekir. Böylece tuzlu su balıkları, vücutlarına fazla su alıp, az miktarda vücutlarından atarak bu ihtiyaçlarını dengelerler.54

Tatlı su balıklarında ise durum tersidir. Bu balıkların kan yoğunlukları, içinde yaşadıkları suya göre daha fazladır. Bu nedenle tatlı su balıklarının vücutları sürekli su emer. Dolayısıyla vücutlarının patlamasına engel olmak için, bu balıklar da vücutlarından sürekli olarak bol miktarda su atarlar. Her gün vücuttan atılan su miktarı, yaklaşık olarak kendi ağırlıklarının on katı kadardır.55

Yüce Allah yarattığı her canlı çeşidi için, vücutlarında ayrı bir düzen kurmuştur. Bu düzen sayesinde de, canlılar normalde yaşamları için engel teşkil eder gibi görünen koşullarda bile yaşamlarını sürdürebilirler. Çünkü onları var eden, yoktan yaratan Yüce Allah’ın koruması altındadırlar. Kuran’da şöyle bildirilmektedir:

Şüphesiz, mü’minler için göklerde ve yerde ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır. (Casiye Suresi, 3-4)

Hız Şampiyonu Ton Balıkları

Ton balığının boyu üç metreyi ve ağırlığı da 390 kilogramı bulur; ancak yine de en süratli ve hareketli balıklardandır.56 Kısa süreli ataklarında saatte 90 kilometreye varan hızla yüzebilirler. Sabit yüzme hızları ise saatte yaklaşık 9 ila 18 km arasında değişmektedir. 57

Ton balıkları sürekli yüzerler, hiç dinlenmezler. Başka hiçbir kemikli balık açık denizde bu kadar geniş çapta yer değiştirmez. Bunun nedeni onları su üstünde tutan gaz kesesinin bulunmamasıdır. Bu nedenle batmamak için sürekli yüzme halindedirler. Yoğun hareket halindeki ton balıkları, bu sebeple çok fazla besine ihtiyaç duyarlar. Günlük olarak vücut ağırlıklarının onda biri kadar besin tüketirler.58

Ton balığının aerodinamik vücut yapısı, hız gerektiren ve uzun mesafeli yolculuklara uygun şekilde yaratılmıştır. Ton balığının sürtünmeyi azaltan bedeni, adeta bir çizgi biçimindedir. Vücutları nispeten serttir ve kuyrukları da diğer balıklar gibi esnek değildir. Bu güçlü kuyruklarını yanlara doğru savurarak oldukça hızlı yüzebilirler.59

Elbette ki Allah dilemedikçe, bu canlının bu özelliklere sahip olabilmesi, derin denizlerde rahatlıkla yaşamını sürdürebilmesi mümkün değildir. Ton balıklarını suyun içinde sürekli hareket edecek ve süratle yüzebilecek muhteşem özelliklerle yaratan Yüce Rabbimiz Allah’tır. Rabbimiz, bir ayette şöyle bildirmektedir:

Bu, Allah’ın yaratmasıdır. Şu halde, O’nun dışında olanların yarattıklarını Bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi, 11)

Kutu Balığının Su Direncini En Aza İndiren Şekli, Bilim Adamlarına Model Oluyor

Bir araba firması “Biyonik” isimli projesini geliştirirken, kutu balığının vücut şeklini model aldı. Çünkü yapılan araştırmalarda bu balığın, su içinde hareket ederken suyun direncini en aza indiren bir vücut şekline sahip olduğu anlaşıldı. Genellikle damlaya benzeyen şekillerde direnç en aza indiği için, balığın kutu şeklindeki yapısının uygun olmayacağı düşünülüyordu. Ancak daha detaylı araştırmalar sonucu, kutu balığının bir su damlası ile aerodinamik açıdan aynı uygunlukta olduğu tespit edildi.60

* Günümüzdeki birçok arabada sürtünme katsayısı 0.30 iken kutu balığından ilham alınarak hazırlanan arabada bu sayı 0.19’a düşmüştür. Sürtünme katsayısının düşmesi hava direncinin de azalması anlamına gelmektedir. Üzerindeki hava direncinin azalmış olması, arabanın yakıt tüketimini de 100 km’de 4.3 litreye kadar düşürerek son derece ekonomik olmasını sağlamıştır.61

* Balığın vücut yapısı dikkatle incelendiğinde, derisinin sayısız altıgene benzer kemiksi plakalarla kaplı olduğu görülmüştür. Bu da balığa en düşük ağırlıkta en dayanıklı vücut yapısı özelliğini sağlamaktadır.

* Daha sonra balığın altıgene benzer kemiksi plakalarla kaplı derisi dikkate alınarak yapılan araba taslaklarında, araba kapılarının dış panellerinde %40 daha fazla sağlamlık elde edilmiştir. Bununla beraber arabanın bütün yapısı bu tekniğe dayanılarak üretildiğinde, çarpışma güvenliği hiç azalmamasına karşın araç %30 hafiflemiştir.

Anemon Balıkları

Anemon balıkları, anemon bitkilerinin yakıcı kapsülleri arasında yaşayabilen nadir canlılardandır. Anemon balıklarının üzerindeki saydam madde bu yakıcı kapsüllerin etkisini durduracak niteliktedir. Bitkiye yaklaşan balık yavaş yavaş gövdesini anemonlara değdirmeye başlar. Birkaç denemeden sonra zehire bağışıklık kazanır ve bitkinin dokungaçlarının arasına yerleşir. Yeni doğan anemon balıkları da aynı süreçten geçerler. Zehirli anemonların arasında yaşamaya başlayan balık, hayatı boyunca korunaklı bir yaşam alanı kazanmış olur.

1- Denizkestaneleri uzun yapışkan dikenleri ile etraftaki çakıl taşlarını, deniz kabuklarını ve yosunları üzerlerine yapıştırarak kamufle olurlar.

2 – Ahtapot tehlikeyle karşılaştığında gözünün yanındaki delikten hızlıca su fışkırtarak düşmanını oyalar ve o arada kollarının yardımıyla kendisini kuma gömer.

3 – Yassı balık, deniz yüzeyinden bakıldığında kamufle olmuş haldedir. Özel bir renk değişimine ihtiyacı yoktur. Genelde beyaz veya solgun renkte olması rahatça gizlenmesini sağlar.

4 – Uzun burunlu şahin balığı yukarıda görüldüğü gibi kayalıkların rengini alarak kamufle olur.

5 – Yassı kaya balıkları tam bir kaya görünümünde kamufle oldukları için düşmanları tarafından fark edilemezler.

6 – Akrep balıklarının benekli görünümü onları deniz tabanında neredeyse görünmez kılar.

a – Kalem biçimindeki, mavi-yeşil renklere sahip deniziğnesi, deniz otlarının içinde kolaylıkla saklanır. (solda)

b – Mor anemonların arasındaki şeffaf istiridye neredeyse hiç görünmüyor. Bu üstün kamuflaj istiridyeyi tehlikelere karşı korumaktadır.

c – Çiftbeneklinin gövdesindeki iki büyük yalancı göz, kimi zaman avcıları korkutmaya yetmez. Bunun üzerine balık hızlı hareketlerle kumun içine girer ve saniyeler içinde üzerini kapatır. Bu aşamadan sonra balığı kumun içinde tespit etmek adeta imkansızdır. (Altta 1,2,3,4)

d – Herhangi bir tehlike durumunda kuma ya da mercanlara saklanan balıklar, avcılardan bu şekilde korunabilirler.

e – Mercan yarıklarına saklanan bir tür

f – Filefish, dalgalı beyaz çizgilerini kullanarak aynı renkteki bir denizkestanesinin içinde adeta kaybolur.

g – Yengeçler çeşitli malzemeleri dış kabuklarına yapıştırarak kendilerini düşmanlarından korurlar. Örneğin üstteki yengeç türü bir denizanasını sırtına alarak hem görünüşünü değiştirmekte hem de denizanasının zehirli kollarını kullanarak düşmanlarını caydırmaktadır. Aynı yengeç üstte neredeyse görünmez olmuş şekildedir.

nehir manzarası

Kendi rızkını taşımayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir. (Ankebut Suresi, 60)

Ringa benzeri plankton yiyen balıklar genelde sürü halinde hareket ederler. Bir balık sürüsü saldırıya uğradığında hemen tepki vererek biraraya toplanır ve balıklar süratle girdap yaparak büyük bir top gibi dönmeye başlarlar. Yüzlerce hatta kimi zaman binlerce balığın aynı anda tek vücut gibi dönmesi yırtıcıları şaşırtır ve küçük balıkların yakalanma ihtimalini de azaltır. Köpek balığı gibi yırtıcılar ancak bu büyük balık topundan ayrılan tek tük balıkları yakalayabilirler.

Okçu Balığının Avlanma Tekniği

Okçu balığı, en şaşırtıcı avlanma taktiğine sahip canlılardandır. Balık su altında yüzeyin hemen yakınında, yukarıdaki yapraklara bir böceğin konmasını bekler. Böceği tam olarak hedeflemesinin ardından ona doğru su fışkırtarak böceğin suya düşmesini sağlar ve afallayan böceği hemen avlar.

Bazı okçu balıkları yaprakların üzerindeki böcekleri, zıplayıp havalanarak da yakalayabilirler. Bu avlanma şekli oldukça hassas ayarlamalara dayanır. Öncelikle balığın suyun içinden havada bulunan canlının yerini doğru şekilde belirlemesi gerekir. Çünkü ışık, yoğunluğu farklı ortamlar arasında geçiş yaparken kırılır, açı değiştirir ve yanılmalara neden olur. Buna suyun içine uzattığımız bir sopanın su içindeki kısmının görüntüsünün kırılmış gibi durmasını örnek verebiliriz.

Okçu balığı ise bu açı sapmasını adeta “hesaplar” ve ona göre nişan alır. Fizikte kırılma indisi olarak bilinen faktör balığın hedefini vurmasını engellemez. Ayrıca balığın ağzındaki suyu püskürtme sistemi de hayranlık uyandırıcıdır. Balık aynı zamanda böceğin su üzerinde nereye düşeceğini de mükemmel şekilde hesaplar. Avların ağırlıkları farklılık gösterdiği için düşme hızları da farklı olur. Bu durum ise balığın vereceği kararı daha da karmaşık hale getirir. Balık ise her av için ayrı hesaplar yapar ve avını başarıyla yakalar.

Bu üstün avlanma tekniği, balık için yaratılmış özel bir sistemdir. Yüce Rabbimiz’in bu balık türü için var ettiği muhteşem bir sanattır.

1 – Yunuslar, başlarında bulunan “melon” (kavun) adındaki özel bir organdan, sıklığı saniyede 200 bin titreşime ulaşan ses dalgaları yollar. Canlı, kafasını hareket ettirerek dalgaları istediği tarafa doğru yönlendirebilir. Bu sonar sistemi o kadar hassastır ki yunuslar kumun altına gizlenen bir balığı bile kolaylıkla bulabilirler.

2 – Yunuslar kendilerinden 3 km ötedeki iki ayrı metal parayı birbirinden ayırt edebilirler. Bunun sebebi sahip oldukları sonar sistemidir. Sonar sistemi vesilesiyle yunuslar, karanlık sularda bile cisimlerin şeklini, büyüklüğünü, hızını ve diğer detaylarını algılayabilirler.

Yunusların yaptıkları iş ses dalgaları yaymaktır. Sonar dalgası bir engelle karşılaştığı zaman yansıyarak yunusa geri döner ve yunus o nesne hakkında bilgi sahibi olur. Böylesine bir algı sistemini yoktan var etmek, tüm alemleri “Ol” emri ile yaratmış olan Yüce Allah için elbette ki çok kolaydır.

3 – kavun isimli organ

4 – Yaşayan en büyük canlı olan balinalar tıpkı yunuslar gibi sahip oldukları sonar sistemini mükemmel şekilde kullanırlar. İnsan kulağının duyabildiğinin 10 misli yüksek frekanslı sesleri duyabilir, gerektiğinde kendileri de etrafa ses dalgaları gönderip av ve tehlike tespitinde bulunabilirler. İnsanların anlamaya ve taklit etmeye çalıştıkları bu muhteşem sistem, balinalarda yüzbinlerce yıldır varlığını korumaktadır.

5 – Beluga balinalarının başlarının üstünde bulunan kavun isimli organ (üstte) yumuşaktır ve farklı yoğunluklarda yağlar içerir. Bunun ses dalgalarını şekillendirmeye ve yönlendirmeye yaradığı düşünülmektedir.

1 – Soğuk su akıntılarında ve göllerde yaşayan alabalık, yumurtalarını uygun bir deliğin içine yerleştirir. Bunu yapabilmek için yumurtalarını yerleştireceği bölgeye bir çukur kazar. Erkek alabalık ise bu sırada yakınlarda bir yerde avcılara karşı nöbet beklemektedir.

2 – Bazı türlerde yumurtaları muhafaza etmek için en uygun yer, balıkların kendi ağızlarıdır. Yumurtaların balığın ağzında muhafaza edildiği evre kuluçka evresidir. Yanda görülen çene balıkları, kuluçka dönemindeyken hiçbir şey yemezler. Yavruların yumurtadan çıkışına kadar geçen süre dişi için oldukça zorlu bir dönemdir. Fakat ağızda kuluçka yapan türler bu üstün fedakarlığı mutlaka en mükemmel şekilde yerine getirirler.
Onlara böylesine güçlü bir fedakarlık ve koruma duygusunu veren kuşkusuz ki alemlerin hakimi olan Yüce Rabbimiz Allah’tır.

3 – Kıyıya yakın yaşayan iğne balıklarında yumurtaların taşıyıcısı erkektir. Erkek balık yumurtaları düzgün bir şekilde vücudunun üzerine dizer ve yavrular yumurtadan çıkıncaya onları korumaya alır.

4 – Köpek balıklarının bazı türlerinde döllenmiş yumurtalar bir süreliğine annenin bedeninde bulunan bir kesede saklanır. Dişi köpek balığı bir süre sonra bu yumurtaları küçük keselere yerleştirerek su yosunlarının arasına bırakır. Kesenin içindeki embriyolar burada oldukça korunaklıdırlar. Yavrular gelişip 10 cm’ye ulaştıklarında oldukça sağlıklı bir şekilde keselerden çıkar ve okyanus akıntıları içindeki yerlerini alırlar.

5 – Sarı balık (bullhead) kayalıklarda bulunan boşluklara yumurtalarını bırakır. Oyuklar, yumurtalar için oldukça korunaklı yerlerdir. 1 ay boyunca erkek balık yumurtaları korur ve onları sürekli havalandırır. Canlının, yumurtaların korunacağı yeri kendi aklı, becerisi veya tecrübesi ile tespit edemeyeceği açıktır. Korunma yöntemlerini canlılara ilham eden, Yaratıcımız olan Allah’tır.

1 – Nehirlerin çakıllı tabanlarına bırakılan somon yumurtaları bir süre sonra renk değiştirmeye başlar. Bu, yakındaki göle doğru ilk yolculuğun başlaması demektir. Burada en az bir yıl kalan yavrular daha sonra denize doğru yönelirler.

2 – Bir somon balığının hayat döngüsü

3 – Yumurtalarını bırakmak üzere doğduğu tatlı su nehrine uzun ve zorlu bir yolculuk yapan dişi somon balığı, kuyruğu ile açtığı 45 cm derinliğindeki deliğe yumurtalarını bırakır. Yumurtaların bol oksijen alması için hızlı akan ve akıntısı çok olan suları tercih eder. Bir seferde 8.000 yumurta bırakan dişi somonların ardından gelen erkek somonlar bu yumurtaların üzerlerine “milt” denen bir sıvı bırakarak onları döller ve dişi somon bunların üstünü kumla kaplayarak korumaya alır. Somonların yumurtalarını bırakmak için şelalere ve hatta akıntıya karşı gerçekleştirdikleri uzun yolculuk ise gerçek anlamda mucizedir. Somonlar, Allah’ın rahmeti ile bu olağanüstü beceriye sahiptirler.

De ki: “Siz, Allah’ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır?… (Fatır Suresi, 40)

Sonuç olarak, kutu balığının özel yapısı esas alınarak kendi büyüklüğünde, Dünya’nın en aerodinamik arabası ortaya çıkarılmıştır. Elbette bu arabanın en önemli avantajı ciddi bir yakıt tasarrufu sağlaması olmuştur.

Kutu balığının otomotiv sektörüne yön veren özellikleri göstermektedir ki, bu canlının vücudundaki üstün yapılar ve bedeninin şekli Allah’ın eşsiz yaratma sanatının bir örneğidir. Yüce Allah, “O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir…”(Haşr Suresi, 24) ayetinde olduğu gibi, yaratılıştaki bu benzersizliği ve mükemmelliği insanlara bildirerek gücünün sonsuzluğunu göstermektedir.

Deniz Altının Usta Dalgıçları

Leave a comment

enizin derinliklerine inmek için kullanılan teknoloji günümüzde yalnızca denizaltılarla sınırlıdır. İleri teknolojiler kullanılarak, çok sayıda uzman mühendis ve bilim adamının çalışmasıyla ortaya çıkan modern denizaltılar, bu derinliklerde yaşayan deniz canlılarının özellikleri ile kıyaslandığında son derece sıradan ve ilkel kalmaktadır. Derin denizlerde yaşayan canlılar, insan ürünü hiçbir teknoloji ile kıyas olmayacak üstünlükte bir manevra kabiliyeti sergiler ve yüksek basınçtan etkilenmeden derin sularda rahatça yaşamlarını sürdürebilirler. Üstelik denizaltılarını basınca dayanıklı kılmak için kullanılan ağır metallere derin deniz canlılarında ihtiyaç yoktur. Bu canlılar yüksek basınç altında hiç zarar görmeden, tüm yaşamsal işlevlerini mükemmel bir şekilde yerine getirebilecek üstün bir donanıma sahiptirler. Deniz yüzeyinden düşen bir cismin zemine ulaşması için iki gün geçmesi gereken 6.000 metreye varan derinliklerde bile,62 Yüce Rabbimiz’in izniyle ihtişamlı bir yaşam vardır. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

… Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)

Okyanus derinlikleri, tamamen farklı bir ortamdır. Denizlerde yaşamını sürdüren pek çok balık, okyanus derinliklerine inemez, bu ortamın şartlarında yaşamını sürdüremez. Çünkü bu devasa derinlikler, zorlu şartları da beraberinde getirir. Yüksek basınç altında, soğuk ve zifiri karanlık sularda bir canlının yaşamını devam ettirebilmesi, ancak doğuştan bu şartlara uygun özelliklere sahip olması ile mümkün olabilir. Dalış yapan ya da derinlerde yaşayan canlıların vücutlarında önemli anatomik farklar bulunur ve bunların her biri hayati önem taşır. Örneğin bu canlılar, vücutlarındaki oksijeni diğer deniz canlılarına göre daha verimli kullanırlar. Derinlerdeki ciddi ısı kaybına karşı koruma mekanizmaları bulunur. Basınca dayanıklı akciğerlere ve hızlı yüzebilecekleri hidrodinamik vücut yapılarına sahiptirler. Üstelik bu özelliklerden sadece biri olmadığı takdirde bu canlıların derinlere dalış yapmaları ya da deniz diplerinde yaşamaları mümkün olmaz.

Kimi hayvanlar için derinlere dalmak yaşamak için gereken bir zorunluluktur. Balinalar, su samurları, foklar, denizaslanları gibi bir kısım canlıların, besinlerini elde etmek için, biyolojik açıdan çok zengin olan derinlere dalmaları gerekir. Bu hayvanların ortak özellikleri, yüksek basınca dayanıklı olmaları ve su altında çok uzun süre kalabilmeleridir. Ayrıca bütün dalıcı hayvanların vücut şekillerinin sudaki engelleyici güçlere karşı en uygun yapılarda olmaları gerekir. Nitekim söz konusu canlıların hepsi, şaşırtıcı şekilde “hidrodinamik” olarak bilinen bu ilmin kanunlarına mükemmel şekilde uyumludurlar. Sürtünmeyi minimuma indiren tüylerinden, kulak ve burun yapılarına, kanlarının biyokimyasal özelliklerinden, esnek kemiklerine kadar her türlü detay önceden kendileri için bedenlerinde hazır edilmiştir. Bu canlıları doğdukları andan itibaren hidrodinamik yapıları ile birlikte yaratan Yüce Rabbimiz’dir ve onlar Allah’ın yaratmasıyla doğuştan usta dalgıçlardır.

Deniz Altında Yüksek Basıncın Etkisi

Biz farkında olmayız, ancak etrafımızı saran hava, cildimizin her cm2’sinde her an 1 kg ağırlığa sebep olur. İnsanın ve diğer tüm canlıların vücudu, bu atmosfer basıncına uygun olarak yaratılmıştır. Okyanuslar ise havadan daha ağır bir maddeden oluşur: Sudan. Kara ile kıyaslandığında basıncı çok daha yüksek olan bu ortamda derinlere doğru inildikçe, her 10 metrede bir, basınç bir kat daha artar. Bu basınç, canlının üstünde duran suyun ağırlığıdır.

Okyanusun çok derin kısımlarındaki hayvanlar, 1.000 atmosferin üzerindeki basınçta dahi yaşayabilirler. Bu canlıların okyanusların derinliklerinde yaşamlarını sürdürebilmeleri, vücutlarının yüksek basınca uygun olarak yaratılması vesilesiyledir. Örneğin bir kara canlısının derinlerde yaşamasını istesek, ciğerlerinin, kalbinin, damarlarının, böbreklerinin, derisinin, kısacası her organının mevcut halinden tamamen farklı olması gerekir. Her türlü tedbiri alabilecek akla sahip olan insan dahi, böyle bir ortamda bulunabilmek için özel gaz karışımları ile çalışan su altı solunum aletlerine, dayanıksız cildini koruyacak özel kıyafetlere, özel haberleşme aygıtlarına, görüşünü sağlayacak gözlük ve aydınlatmalara ve daha pek çok teknolojik desteğe ihtiyaç duyar. Tüm bu teknik desteğe rağmen insanın suyun altında kalabilme süresi son derece kısıtlıdır.

Bilindiği gibi evrim, tamamen tesadüfleri sahte ilah edinmiş sapkın bir inanç sistemidir. (Allah’ı tenzih ederiz.) Bu mantıkla Darwinistler, derin deniz canlılarının da tesadüf eseri oluştuklarını, taklidi dahi yapılamayan muhteşem dalış teçhizatlarını tesadüfler sonucunda zaman içerisinde edindiklerini iddia ederler. Bu mantık dışı iddiaya göre tesadüfler, fizik, kimya kanunlarını biliyormuş gibi, canlılara tam ihtiyaç duyacakları şekilde, suya, soğuğa ve yüksek basınca dayanıklı vücut yapıları kazandırmıştır. Bu onlar açısından öylesine utanç verici bir iddiadır ki, kimi zaman Darwinistler doğrudan tesadüf kelimesini kullanmaktan çekinirler. Çünkü iddialarının mantıksızlığının kendileri de bilincindedirler.

Basınç değişimi yüzeyde, derin denizlerdekinden daha fazladır.

1- Basınç artışı

2 – Yüzey

3 – Suyun derinliği

4 – Mercanlar ve süngerler 5 – Kıta yamacı 6 – Gümüşbalta balığı 7 – Balina 8 – Deniz karı 9 – Deniz yatağı çamuru 10 – Denizanası 11 – Deniz karı 12 – Kırmızı karidesler 13 – Fare kuyruklu balık 14 – Su yılanı 15 – Sporoforlar 16 – Engerek balığı 17 – Üçayak balığı 18 – Denizyıldızı19 – Amphipodlar 20 – Mürekkep balığı 21 – Fener balığı 22 – Çukur bölgesi 23 – Beroe (deniz anası) 24 – Ejderha balığı 25 – KARANLIK BÖLGE 1.000-5.000 m 26 – DERİN DENİZ YATAĞI 27 – Deniz hıyarı 28 – IŞIĞIN ULAŞABİLDİĞİ BÖLGE 0-200 m 29 – ALACAKARANLIK BÖLGE 200-1.000 m.

Alacakaranlık bölgede yaşayan canlılar genellikle saydamdırlar veya ışığı yansıtırlar. Bu durum avcılara karşı korunma sağlar. Bu canlıların genellikle görüşleri keskindir. Böylelikle avlarını rahatlıkla bulur ve tehlikelerden korunabilirler. Karanlık bölgede yaşayan canlılar ise genellikle siyah veya koyu kırmızıdırlar. Görüşleri zayıftır. Pek çoğu avcılardan korunmak için kendi ışığını üretir. Her bir canlı yaşadığı ortama uygun özelliklerle birlikte yaratılmıştır. Bu canlıları da onların yaşadıkları ortamı da yaratan Yüce Allah’tır.

Darwinistler de çok iyi bilirler ki, kör tesadüfler yalnızca rastgele, sıradan, kontrolsüz, başıboş olaylardır. Elbette ki bu bilimdışı iddiaların itibar edilecek bir yönü yoktur. Ancak evrim savunucuları yaşadıkları mantık çöküntüsünden dolayı bu hayal dünyasını gerçekmiş gibi sunmaya çalışırlar. Bir evrimci kaynaktaki mantık dışı ifadeler bu durumun örneklerinden sadece biridir:

Acaba insanoğlu bazı memelilerin binlerce yıl önce fokları, balinaları, yunusları oluşturmak için yaptığı gibi denize mi dönüyor? Çok büyük mutasyonların olmadığı durumumuzu kabul edersek, aslında bu pek mümkün görünmemektedir. Yapımız, uzantılarımız, ciğerlerimiz, kalbimiz, damarlarımız, böbreklerimiz, derimiz ve kanımız, kısacası her organımız soğuktan ölmeden, derimizi kaybetmeden, çok sık nefes almak zorunda kalmadan uzun süreler suda yaşayabilmek için ciddi değişimler geçirmelidirler. …insan ırkının denizde yaşayabileceğine dair hiçbir evrimsel gelişme görülmemektedir.63

Yukarıdaki bilim dışı senaryoda, kimi kara canlılarının, mutasyon gibi DNA’yı tahrip eden zararlı etkilerle dalışa uyumlu hale geldikleri ve bu tür mutasyonlarla insanların da dalışa uygun özellikler kazanabilmelerinin mümkün olabileceği iddia edilmektedir. Hatta bu çarpık mantığa göre insanların nefes tutarak, dalma çabaları göstererek, ihtiyaçları doğrultusunda bedenlerine yeni özellikler kazandırmalarının da ihtimal dahilinde olduğu izlenimi verilmeye çalışılmaktadır. Elbette ki bunlar gerçekleşmesi mümkün olmayan senaryolardan ibarettir hatta bu senaryoyu yazan evrimci de, iddiasının ne kadar mantık dışı olduğunun bilincindedir.

Bu tür beklentiler elbette ki bilim dışıdır, hayalidir. Çünkü bir anne veya baba Guinnes rekorlar kitabına girecek kadar uzun süre nefes tutmayı başarmış olsa bile, onların çocukları bu kabiliyete sahip olamayacaktır. O da birey olarak sıfırdan başlayarak yeni egzersizler yapıp, anne ve babasının rekorunu elde etmeye çalışmak zorundadır. Bir başka ifadeyle, insan nesli kendini ne kadar zorlarsa zorlasın, yaptığı hiçbir çaba yumurta ya da sperm hücresinin gen dizilimine etki etmeyeceği için kalıcı bir değişim oluşturmaz. Tesadüfi mutasyonların etkisi ise, önceki bölümlerde açıkladığımız gibi, Çernobil patlamasındaki bozuk bedenler, sakatlıklar ve ölümdür. Dolayısıyla cehaletin ürünü olan bu hayallerle evrim teorisini ayakta tutmaya çalışmak Darwinistleri yalnızca komik duruma düşürmektedir.

Burada üzerinde durulması gereken ikinci önemli konu, bir insanın Guinnes rekorlar kitabına girecek kadar suyun altında nefes tutma becerisinin olmasının dahi, ona asla deniz canlılarının özelliklerini kazandırmayacağıdır. Bu kişi, yaptığı egzersizler sonucunda akciğerini güçlendirmiştir, o kadar. Bedeninde, deniz canlılarına ait yapıların, organların veya dokuların oluşması imkansızdır. Çünkü insan, insana ait genlerle yaratılmıştır, balık ise balık olarak var edilmiştir. Tarihin hiçbir döneminde bu gerçek değişmemiştir. Canlılığın en eski dönemi olan 450 milyon yıl önce deniz canlıları nasıl bu özelliklerle yoktan yaratılmışlarsa, bugün de aynı yaratılış hüküm sürmektedir.

Darwinistler bu hikayeleri anlatmanın yanlışlığını bile bile bunları profesyonel literatürde tutmaya çalışmakta, bu saçmalıkları topluma bilimsel gerçekler gibi sunmakta bir sakınca görmemektedirler. Bu, inandıkları batıl Darwinizm ideolojisinin bir gereğidir. Harvard Üniversitesi’nde jeoloji ve zooloji profesörü olan Stephen J. Gould, bu durumu bir sözünde şöyle açıklamaktadır:


Evrimci Stephen J. Gould

Evrim biyolojisi, anatomi ve ekolojiyi kayıtlandıran ve sonra hangi kemiğin neden o şekilde göründüğü ya da bu canlının neden orada yaşadığıyla ilgili tarihsel veya adaptasyonla ilgili açıklamalar üretmeye çalışan, spekülatif bir argüman şekliyle ciddi derecede engellenmiştir. Bilim adamları bu masalların hikaye olduğunu bilirler; maalesef, bunlar profesyonel literatürde fazlasıyla ciddi ve gerçeksel alınırlar. Daha sonra bunlar [bilimsel] ‘gerçekler’ haline dönüşür, popüler literatüre girerler. 64

Stephen J. Gould, bu hikayelerin hiçbir şeyin kanıtı olmadığını, sadece spekülasyona dayandığını ise şöyle ifade etmektedir:

Evrimsel doğa tarihinin ‘işte-öylesine hikayeler’ geleneğindeki bu masallar, hiçbir şeyin kanıtı değildirler. Ancak bunların oluşturduğu ağırlık ve benzer birçok durum benim kademeli gelişim fikrine (gradualism) olan inancımı uzun bir süre önce öldürdü. Daha yaratıcı zihinler bunları hala savunabilirler, ancak sadece yüzeysel spekülasyonlarla kurtarılmış kavramlar bana fazla bir şey ifade etmiyor. 65

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı gibi, canlılar evrimleştikleri için bulundukları ortama uyum sağlamazlar; ortama uyum sağlayacak özelliklerle yaratıldıkları için yaşamlarını sürdürebilirler. Hiç kimse, teknoloji ürünü bir deniz taşıtının, deniz üzerinde veya içinde yüzecek özellikleri sonradan kazandığını iddia etmez. Çünkü söz konusu araç yüzecek özelliklerle -fizik kanunlarına uygun olarak- üretildiği için su üzerinde yüzer. Canlılar ise verilen bu örnekten kuşkusuz ki çok daha fazla komplekstirler. Dolayısıyla, bu kompleks sistemler hakkında tesadüf iddiası ile ortaya çıkmak, baştan çok büyük bir yanılgıdır.

Elbette Darwinistlerin bu gülünç izahları, özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda onlara bekledikleri sonuçları getirmemektedir. Allah’ın üstün sanatı ve ilmi, tüm evreni sarıp kuşatmıştır. Canlıların ihtişamlı özellikleriyle yoktan yaratıldıkları, artık bilimsel delillerle de ortaya konmuştur.

Darwinistler istemese de, tüm varlıkların tek Yaratıcısı’nın Allah olduğu gerçeği artık pek çok insan tarafından çok daha iyi kavranmaktadır. Kuran’da şöyle haber verilmektedir:

Gökleri ve yeri bir örnek edinmeksizin yaratandır. O’nun nasıl bir çocuğu olabilir? O’nun bir eşi (zevcesi) yoktur. O, her şeyi yaratmıştır. O, her şeyi bilendir. İşte Rabbiniz olan Allah budur. O’ndan başka İlah yoktur. Her şeyin Yaratıcısı’dır, öyleyse O’na kulluk edin. O, her şeyin üstünde bir vekildir. Gözler O’nu idrak edemez; O ise bütün gözleri idrak eder. O, latif olandır, haberdar olandır. (Enam Suresi, 101-103)

Oksijensiz Solunum

Dalış yapan canlıların en önemli özelliklerinden biri de, bu canlıların vücutlarındaki oksijen tutabilme kapasitesidir. Canlılarda oksijen tutma ve taşıma görevine sahip iki protein vardır: Hemoglobin ve miyoglobin. Birbirlerine çok benzeyen yapılarına rağmen, bu moleküllerin kullanım alanları farklıdır. Hemoglobin kırmızı kan hücrelerinin içinde bulunur ve akciğerlerdeki oksijeni alıp, kan hücrelerinin yardımıyla tüm dokulara taşır. Miyoglobin ise kaslarda bulunur ve gelen oksijeni kasa taşıyıp depolamakla görevlidir.

Bütün dalıcı canlılar için miyoglobin proteininin yoğunluğu ve dağılımı çok önemlidir. Derin dalıcılardaki miyoglobin miktarı karada yaşayan hayvanlara göre yaklaşık on kat daha fazladır. Diğer bir ifadeyle, bu canlılar kaslarında, karadakilerden on kat daha fazla oksijen depolayabilirler.

Denizdeki erimiş oksijeni kullanamayan insanlar, derinlere dalabilmek için birbirinden farklı cihazlara ihtiyaç duyarlar. Bu teknolojik sistemler bile, etkili ve verimli dalışlar için yeterli değildir. Oysa denizin derinliklerine dalabilen bir canlının kanındaki hemoglobin ve miyoglobin düzeyi oksijensiz solunuma uygun olarak yaratılmıştır. Bu canlıların derinlere dalmak için teknik ekipmanlara, can kurtarma sistemlerine, üstün bilgisayar teknolojisine ihtiyaçları yoktur. Yüce Allah için bir canlıyı derinliklere uygun olarak yaratmak kuşkusuz ki çok kolaydır.

Oksijen, hücrelerde besin maddelerinin parçalanıp enerjiye dönüştürülmesi için gereklidir. Dolayısıyla vücuttaki bütün hücrelere, enerji ihtiyaçlarını karşılamak üzere oksijen taşınır. Oksijenin olmadığı durumlarda ise, enerji tüketimi azaltılır ve oksijensiz solunum yapılır. Oksijensiz solunumda, kaslarda ve diğer dokularda depolanmış olan oksijen kullanılır. Dalgıç hayvanların vücutlarında da tam bu ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde bir sistem vardır. Daha fazla oksijen tutma özeliğine sahip miyoglobin proteini, vücutlarında hemoglobine göre yüksek oranda bulunur. İnsanlar ve diğer birçok canlı, vücutlarındaki miyoglobin miktarı az olduğu, dolayısıyla dokularında oksijen depolayamadıkları için, bir defada aldıkları nefesle su altında çok fazla kalmaya dayanamazlar.

Elbette ki derinlerde yaşayan canlılar sudan gelen kuvvetlere karşı vücutlarında uygun sistemler geliştirmeyi kendi kendilerine veya tesadüfen başaramazlar. Kanlarındaki miyoglobin miktarını, bir karar alıp kendi kendilerine artıramazlar. Oksijen solumanın mümkün olmadığı ortamlarda, kullanılmak üzere kaslarında oksijen depolamayı akledip bunu sağlayacak sistem oluşturamazlar. Bunları hiç kimse , şuur ve bilinç sahibi insan bile gerçekleştiremez. Tüm bunları yaratan, tüm canlılara birbirinden farklı ve birbirinden olağanüstülükte özellikler bahşeden, tüm alemlerin Rabbi ve Yaratıcısı olan Yüce Allah’tır. Tüm canlılardaki her detay belirli amaçlara yönelik olarak, hikmetle yaratılmıştır. Amacın, düzenin olduğu bir yerde de tesadüflerin etkisinden bahsetmek akıl dışıdır. Her şeyi yoktan var eden Yüce Rabbimiz, denizin derinliklerinde yaşayan canlılarda da, sanatını ve üstün ilmini tüm ihtişamıyla sergilemektedir. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurur:

De ki: “Rabbim’in sözleri(ni yazmak) için deniz mürekkep olsa ve yardım için bir benzerini (bir o kadarını) daha getirsek, Rabbim’in sözleri tükenmeden önce, elbette deniz tükeniverirdi. (Kehf Suresi, 109)

Şimdi bu özel yaratılışın detaylarını, birkaç canlı üzerinden inceleyelim:

Derin Dalış Şampiyonu Balinalar

Çoğu canlının su altında kalmasını sınırlayan en temel faktör, beyin, kalp ve duyular gibi hayati organların oksijene olan ihtiyacıdır. Balinalar ise yaratılışlarındaki özel sistemlerle, bu engelin üstesinden en mükemmel şekilde gelirler.

Balinalar birkaç sebepten dolayı dalma şampiyonu olarak tanınırlar: Solunum organlarını, kalp enerjilerini ve kalp atışlarını yavaşlatabilmeleri; oksijen depolama kapasitelerini artırabilmeleri; oksijen akışını en çok ihtiyaç duyulan alana yöneltebilmeleri.

Memeli canlılar sürekli olarak nefes alıp vermek zorundadırlar ve bu nedenle de su onlar için pek uygun bir ortam değildir. Ancak bir deniz memelisi olan balinada, karada yaşayan pek çok hayvana oranla çok daha verimli bir nefes alma sistemiyle bu sorun çözülmüştür. İnsanlar soludukları havanın yalnızca %10-20’sini kullanırken, sperm balinaları %80-90’ını kullanırlar. Nefes almaları insanlardan sekiz kat daha güçlüdür. Bu sayede oldukça uzun aralıklarda nefes alma ihtiyacı duyarlar. Balinalardaki buüstün donanımın tesadüflerle ya da zaman içinde kendi kendine gerçekleşmesi elbette ki mümkün değildir.

Yüksek Oksijen Depolama Kapasitesi

Derine dalan balinaların çok büyük ciğerlere sahip olduğu düşünülebilir ancak durum tam tersidir. Vücutları ile kıyaslandığında balinalar oldukça küçük ciğerlere sahiptirler. İnsanların ciğer hacmi, vücutlarının %1.76’sı, fillerin %2.55’i iken, sperm balinalarının %0.91, mavi balinaların %0.73, kuzey balinalarının ise %0.65’dir.66

İnsanlar denize daldığında oksijenin %34’ü ciğerlerinden, %41’i kanlarından, %25’i kaslarından ve dokularından gelir. Balinalar için durum çok farklıdır. Sperm balinalarında oksijenin %9’u ciğerlerinden, %41’i kanlarından ve %50’si kas ve dokularından gelir.67 Bu yüzden su altında ciğerleri küçük bir rol oynar. Ancak balinaların kanı ve kasları yüksek yoğunlukta oksijen depolayabilir. Kırmızı kan hücreleri insanlardakinden daha büyüktür ve çok daha yoğundur. Balinaların kanında insanların kanından %50 daha fazla seviyede hemoglobin vardır. Bu yüzden daha fazla oksijen taşıyabilirler. Balinaların kaslarındaki oksijen taşıyıcı miyoglobin proteini de çok daha fazladır.

Bazı Balina Çeşitleri ve Büyüklükleri

1 – Mavi balina 29.5 m
2 – Minke balinası 10 m
3 – Fin balinası 23 m
4 – Gri balina 15 m
5 – Sei balinası 14 m
6 – İsmerpeçet balinası 19 m
7 – Bowhead balinası 20 m
8 – Braird’s gagalı balina 13 m
9 – Northern right balinası 18 m
10 – Katil balina 8 m
11 – Kambur balina 14 m
12 – Narwhal balinası 4 m

Bunlara ek olarak balinalar, oksijen yetersizliği ile oluşan kas dokularındaki laktik asitin ve karbondioksidin verdiği acıdan ve halsizlikten etkilenmezler. 1.000 metre derinliğe indiklerinde bile, insanların çok düşük derinliklerde nefessiz kalmaktan dolayı yaşayabilecekleri vücut reaksiyonları balinalarda oluşmaz. Memelilerde beynin solunum sistemini kontrol eden bölümü, kandaki karbondioksit miktarı ile doğrudan bağlantılıdır. Ancak balinalarda beynin bu bölümü karbondioksite çok az duyarlıdır; bu da balinalara ayrı bir dayanıklılık kazandırır.

Balinalar su yüzeyinde on dakika boyunca derin nefes alarak, tüm oksijen depolarını doldururlar. Su altında kaldıkları her dakika için, bir nefes almaları yeterlidir. Örneğin 60 kere nefes alan bir balina, 1.000 metre derinlikte 45 dakika kalabilir. Geriye kalan 15 dakika da yukarı çıkması için gereklidir.68 Ayrıca balinalar tek bir nefeste, depo etmiş oldukları havanın %90’ından fazlasını dışarı verirler. Başka bir deyişle ciğerlerindeki bayat havanın neredeyse tamamını boşaltıp taze hava ile doldururlar. İnsanlar nefes alıp verdiğinde ise, ciğerlerdeki havanın ancak %15’ini dışarı verirler.

Darwinistler, balinalar için yaratılmış bu özel yapılar karşısında da şaşkın ve açıklamasızdırlar.

Dalış Öncesinde Yapılan Hazırlıklar

Dalma sırasında balinaların yalnızca beyin, kalp ve kuyruk gibi önemli organlarına oksijen sağlayan üstün bir sistem vardır. Bu sistemle oksijen tasarrufu yapıldığı gibi hayati organlar da korunmuş olur.

Balina dalmadan önce hızlı bir şekilde nefes aldıktan sonra, özel kapaklarla akciğerdeki hava yollarını kapatır, ayrıca özel bir damar kapama sistemi ile de kan dolaşım sistemine yeniden yön verip idare edebilir. Böylece vücutlarının hayati olmayan kısımlarına kanın gitmesi engellenerek, oksijen tasarrufu yapılır. Dalma sürecinde yalnızca beyin, kalp ve kuyruk gibi önemli organlarla kaslara oksijen sağlanır. Her şey sanki tek yönlü bir ağ gibi çalışır.

Ayrıca balina daldığı zaman kalp atışlarını yavaşlatır. Örneğin katil balinanın kalp atışı dalarken dakida 60’dan 30 vuruşa kadar inebilir.69 Metabolizmanın yavaşlamasıyla birlikte, oksijen tüketimi ve karbondioksit üretimi en aza iner. Mümkün olduğunca uzun dalabilmeleri için muazzam bir enerji muhafazası programına sahiptirler. Oksijen idaresinde ve basınç dengesinde önemli bir rol oynayan, balinalara has ağ sisteminin yapısını bilim adamları henüz çözebilmiş değildirler.

Bilim adamlarının çözemedikleri bir sistemi tesadüflere bağlamaya çalışan Darwinistler, bu üstün yaratılış karşısında çok büyük bir yenilgi yaşamaktadırlar.

 

Balinaların Nefes Alma Organı: Başlarının Üzerindeki Delik

Balinaların burun delikleri sırtlarındadır. Bu muhteşem bir sistemdir, çünkü böylelikle balinalar yatay yüzerken dahi kolaylıkla nefes alıp verebilirler.

Balinanın “burun delikleri”, karadaki memelilerin aksine, rahatlıkla nefes alıp verebilmesi için sırtına yerleştirilmiştir. Bu sayede balinalar, yatay yüzerlerken dahi kolayca nefes alıp verirler. Balinaların burunları oksijen solumaktan daha başka işlevlere de sahiptir. Balinalar nefes almadıkları zaman burunlarını büzülen bir kas ile kapalı tutarlar. Böylece buradan nefes borularına ve ciğerlerine su girmesi engellenmiş olur.

Balina suyun altına dalmadan önce nefes alır ve bu nefes alma deliğinin kaslardan oluşan kapağını kapatır. Suyun yüzeyine çıkmadan hemen önce de nefes deliğini açar ve nefesini verir. Kapalı pozisyondayken kaslar dinlenme halindedir. Dolayısıyla balina dalış süresince, nefes deliğini kapalı tutmak için fazladan enerji harcamak durumunda kalmaz.

Ayrıca balinalarda diğer tüm memelilerden farklı olarak burun delikleri ile damakları arasında bir geçiş yoktur. Bu sayede suyun altındayken, hava yollarına hiç su kaçmadan ağızlarını sonuna kadar açabilirler. Balinaların burunları çok kompleks bir yapıya sahiptir ve bütün balina türlerinin kendine has burun yapıları vardır.

Balinaların başlarının üzerinden su püskürten görüntüleri, ilk bakışta yanlış bir izlenim verebilir. Balinaların burunları su püskürtücü bir delik değil; aslında nefes alma organlarıdır. Görülen fışkırma ise sadece yoğunlaşmış su buharıdır. Bu tıpkı soğuk havada insanların ağzından buharlı nefes vermeleri gibidir. Balinalar da nefes verdiklerinde gazlar küçük bir delikten çok yüksek kuvvetle çıkar. Bu, havada büyük bir basınç artışına neden olur ve serbest hava ile karşılaştığında nefes içindeki gazlar genleşir. Fizik kanunu olarak gazların genleşmesi soğumasına, böylece su buharının damlacıklar halinde yoğunlaşmasına neden olur.

Balinalarda bu özel nefes alıp verme sistemini oluşturan, canlıya birbirinden ilginç ve hayranlık uyandırıcı özellikler bahşeden her şeyin Yaratıcısı Yüce Allah’tır. Öğrenilen her yeni bilgi bu gerçeği tüm açıklığı ile göstermektedir. Darwinistlerin yaşadığı büyük endişe ve paniğin en temel sebebi işte yaratılıştaki bu muhteşemliktir. (www.belgeseller.net)

Balinalardaki Yatay Kuyruk Yüzgecinin Hikmeti

Balinalar çifte bölmeli ve yaklaşık 10 m2 genişlikte bir kuyruk yüzgecine sahiptirler. Normal balıkların dikey kuyruklarının tersine, onların kuyrukları yataydır. Sürekli dalıp yüzeye çıkan balina için kuyruğun bu yapısı büyük kolaylık sağlar. Yüzeye çıkmak istediğinde, kuyruğunu yalnızca aşağı doğru iter; dalmak istediğinde ise kuyruğunu ters yönde çırpar. Kuyruk, itici kuvvetin yanı sıra, balinanın dengesini sağlamasında da etkilidir. Nitekim son dönemde dalış yapan insanlar da iki ayağı birleştiren paletler kullanarak, suyun içinde balina gibi aşağıdan yukarı kıvrılarak yüzerler. Bu, hızlı dalış yapmak için ideal bir stildir.

Balinaların kuyruklarının genişliği yaklaşık 10 m2 kadardır. Diğer balıklardan farklı olarak balinaların kuyrukları yataydır. Bu durum derin dalışlar yapan balina için büyük kolaylıktır. Balina yukarı çıkmak istediği zaman kuyruğunu aşağı doğru iter, dalmak istediğinde ise ters yöne çırpar. Bu mükemmel yapı balinanın az efor sarf ederek uçsuz bucaksız derinliklere rahatça ulaşmasını sağlar.

Balinanın Hidrodinamik Derisi

Bir dalgıç her ne kadar su içinde kendisini ileri doğru hareket ettiren palet kullansa da, sürtünmeden dolayı mutlaka engelleyici bir etkiye maruz kalır. Sürtünmenin yarattığı direnç etkisinden dolayı insanlar su altına daldıklarında herhangi bir şey yapmak için daha fazla efor sarf ederler. Sürtünme etkisini en aza indirebilmek için uygulanması gereken, yüzme sırasında hidrodinamik bir yapı oluşturmaktır. Bu yapı ne kadar iyi olursa, kişi sürtünmeden o kadar az etkilenir ve en az dirençle karşı karşıya kalır.

Balinaların hidrodinamik yapısı ise, devasa vücutlarına rağmen, mümkün olan en üst hızla -kimi zaman saatte 50 km ile- yüzmelerini olanaklı kılar. Balinaların vücut şekli ve derisi enerji tasarrufu sağlayacak özel bir yaratılışa sahiptir. Balinanın derisi, vücudunun üzerinde akan türbülansı azaltarak, bunu az dirençli düzgün akıma çevirmelerini sağlar. Bu, suyun çalkantılı enerjisinin bir kısmını hapseder ve vücudun etrafını saran girdapları yavaşlatma etkisi oluşturur.70 Ancak hidrodinamik mühendislerinin tespit edebildiği bu detaylar, balinanın yapısında zaten hazır olarak yaratılmıştır. Balinanın kendisinin böyle bir tespitte bulunup, genlerinde ilgili düzenlemeleri yapabilecek aklı ve gücü yoktur. Balinalara pek çok canlı arasında istisnai bir yetenek kazandıran bu özelliklerin her biri Yüce Rabbimiz’in ilmidir.

Allah bir ayetinde şöyle bildirir:

Göklerde, yerde, bu ikisinin arasında ve nemli toprağın altında olanların tümü O’nundur. (Taha Suresi, 6)

Vurgun Yemeden Dalabilen Bir Canlı: Fok Balıkları

Fok balıklarının denizaltılara benzeyen vücutları, 4 metre uzunluğunda, 25 ton ağırlığında olabilmektedir. 71 Fok balığının vücudunun büyük bir kısmı katıdır. Ancak hava ile dolu boşlukları basınç altında, canlıya zarar vermeden ezilebilecek yapıda yaratılmıştır. Örneğin fokların kafatasları beynin etrafında sert bir şekildedir, ancak yüz kemikleri ve kaburga kemikleri içe çökebilecek şekilde yaratılmıştır.72 Su basıncı havayı ciğerlerden iter ve nefes borusu normal hacminin yarısına ulaşana kadar içe çöker.73 Fok balığının tam gerekli bölgelerde kemiklerinin esnek olması son derece olağanüstü bir durumdur. Örneğin kafatası kemiği de bu şekilde esnek bir yapıda olsa, fokların beyinleri zarar görürdü. Ancak bu esneklik sadece gerekli bölgelerdedir.

nehir manzarası

Fok balıkları, derin deniz dalışları için çok uygun özelliklerle yaratılmıştır. Kemiklerinin belli bölgelerindeki esneklik, burun deliklerinin, gırtlak ve yemek borusunun dalış sırasında kapanmasını sağlayan kas refleksi bu canlılara özel sistemlerdir.

Diğer taraftan foklar dalış yaparken bir kas refleksi, hem burun deliklerinin hem de gırtlak ve yemek borusunun kapanmasına neden olur. Böylece foklar su yutmadan ağızlarını açıp avlarını yakalayabilirler. Aynı şekilde kulaklardaki hava boşlukları da dış basınç belli bir noktaya eriştiğinde şişip burayı tıkayan kan damarlarıyla örülmüştür.74 Sadece bu özellikleri bile fokların yaşamlarını sürdürebilmeleri açısından çok önemli detaylardır. Fokların çok yüksek basınç altında bile 2 saat süre ile kalabilmelerini mümkün kılan daha pek çok özellikleri vardır. Tüm bunlar, bu canlıların “dalgıç” özelliğiyle yaratıldıklarını gösterir. Bu canlılar, Cenab-ı Allah’ın üstün yaratma sanatının muhteşem ve hayranlık uyandırıcı birer tecellileridir.

Vurguna Karşı Önlem

Fok balıkları insanların aksine derinlere yaptıkları dalışlarında, hiçbir zaman vurgun yemezler. Çünkü fok balığı dalış yapmadan önce akciğerlerinin içindeki havayı dışarı çıkararak boşaltır. Akciğerlerde havanın bulunmaması, suda batmazlık özelliğini azaltarak daha derine dalmalarına imkan verir. Ancak en önemlisi, hava olmadığı için ciğerlerle kan arasında gaz alışverişi olmaz. Böylece fok balıklarının kanında, insanlar için önemli bir tehlike olan nitrojen kabarcıkları oluşmaz.75

Vurgun adı verilen bu durum, ciğerlerinde tuttuğu havayı kullanarak derinlere dalan her canlı için bir tehlikedir. Oysa fokta böyle bir sorun söz konusu değildir, çünkü fokun kanındaki alyuvarların yapısı, bol miktarda oksijen depolamaya uygun bir yaratılışa sahiptir. Bu nedenle fok, ciğerlerinde hava tutarak dalmaya ihtiyaç duymaz. İhtiyacı olan oksijeni kanında çözünmüş olarak taşır. Ciğerlerinde hava tutmadığı için de kanında kimyasal bir dengesizlik oluşmadan derinlere dalması mümkün olur.

nehir manzarası

Yavru foklar doğdukları andan itibaren yüzebilir, hatta dalabilirler. Derin dalışlar ise ön hazırlıklar gerektirir. Foklar birkaç küçük dalış yaparak ciğerlerindeki havayı dışarı atarlar, sonra ciğerlerini kapatırlar. Ciğerlerinde hiç hava kalmadığında, eriyen ve kana karışan nitrojeni de vücutlarından atarlar, artık derin dalışa hazırdırlar. Böylesine bir hazırlık için fokların bedenlerinde nitrojeni dışarı atacak bu sistemden haberdar olmaları gerekir. Oysa bu mümkün değildir. Onlar Allah’ın ilhamına uygun olarak bu hazırlıkları yaparlar. Onların bedenlerini de, vücutlarındaki bu üstün yapıyı da, ona uygun şartları da yaratan ve canlıya buna uyumlu bir yaşam şekli belirleyen alemlerin Yüce Rabbi Allah’tır.

İnsan böyle uzun nefes tutma yeteneğine ve bunu mümkün kılacak vücut metabolizmasına sahip olmadığı için, hava solumak istediğinde özel tüpler kullanır. Derin dalış yapan bir insan, yüzeye dönerken çok hızlı bir biçimde yukarı çıkarsa, kan damarlarında nitrojen gazı kabarcığı oluşur ve kan akışı durur. Bu durum ciddi sakatlanmalara, felce, hatta ölüme sebep olabilir. Fok balığı ise derindeki basınçlı havayı solumak yerine, havayı sadece yüzeyde soluduğu için, böyle bir hayati tehlike ile karşılaşmaz. Ayrıca fokların sinüslerinin (alın ve üst çene kemiğindeki boşlukların) olmaması, özellikle de akciğerlerin küçük hacmi, kana yayılmaya elverişli nitrojen miktarını da sınırlamaktadır.

Bunların yanı sıra foklar uzun süreli dalışlarında, su altına girmeden önce birkaç küçük dalış yaparlar. Kaburga kemiklerini ve diyaframlarını açıp kapayarak ciğerlerindeki havayı dışarı atar, sonra da ciğerlerini kapatırlar. Bir süre sonra ciğerlerinde hiç hava kalmadığı için eriyerek kana karışacak nitrojeni vücutlarından attıklarında, derin dalışa hazır olurlar.

Şöyle bir düşünelim: Akıl ve şuur sahibi olmayan bir hayvan böyle bir tehlikeden nasıl haberdar olabilir? Fizik, kimya kanunlarından habersiz olduğu halde ciğerlerindeki havayı boşaltması gerektiğini nasıl bilir? Sonra burun, kulak, yemek ve nefes borusundaki girişleri kapamayı nasıl akletmektedir? Avlanmak için ağzını açtığında suyun bu yollardan geçmesinin, kendisi için tehlike oluşturacağını nasıl hesap edebilir? Bunları deneme yanılma ile öğrenecek bir imkanı yoktur. Bunu öğrenmiş olsa bile, vücudunda gerekli düzenlemeleri yapabilme olanağına sahip değildir. Dalışa uygun tüm özelliklerini bedeninde yaratan Allah’tır ve kendisini tehlikelere karşı koruyacak önlemleri de Allah’ın ilhamı ile almaktadır. Bir ayette Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)” (Hud Suresi, 56)

Kanda En Yüksek Oksijen Taşıma Kapasitesi Foklara Aittir

Foklar da karadaki diğer canlılar gibi soluk almak zorundadırlar. Yine de uzun ve derin dalış konusunda birer ustadırlar. Tek bir dalışta, su altında yaklaşık 1-2 saat kalabilmelerini mümkün kılan en önemli özelliklerinden biri, oksijen depolama kapasiteleridir. Foklar kaslarındaki oksijen depolayan miyoglobin proteinine daha yüksek oranda sahiptir. Araştırmalara göre fokların kanı, canlılar arasında oksijen taşıma kapasitesi en yüksek kandır. Fok insana göre iki kat daha fazla oksijeni kan hacmini artırarak stoklamaktadır. Fok vücut kütlesinin %14’ü kadar oksijeni, özellikle tam ihtiyacı olan bölgelerinde -kanında ve kaslarında- stoklar. Dalış esnasında oksijenin sadece %5’i akciğerlerine giderken, kanına %70 ve kaslarına %25 oranında oksijen gider. İnsanlar ise vücutlarındaki oksijenin yalnızca %51’ini kan dolaşımında tutabilirler. Asıl olarak ciğerlerindeki, %36’sını depoladıkları oksijeni kullanırlar. Diğer taraftan fokların dalağı, 24 litre kan depolama kapasitesine sahiptir. Foklar daldıklarında dalak büzülerek, depolanan oksijeni kana aktarır.

Kan Akışının Ayarlanması

Bilim adamları dalış yapan fokların oksijen tüketimini azaltmak için kanın kaslara, dokulara ve iç organlara akışını aşamalı olarak kapattıklarını; kan dolaşımlarını beyin ve merkezi sinir sistemleriyle sınırlandırdıklarını tespit etmişlerdir. Kanlarını ciğer, mide gibi daha az oksijene ihtiyaç duyan ve hayati olmayan organlardan, beyin, omurilik gibi önemli ve kaslar gibi yüzmek için gerekli organlara yönlendirirler. 76

Ayrıca foklar depoladıkları oksijeni de tasarruflu tüketebilirler. Dalma refleksi kalp atışını yavaşlatır ve buna bağlı olarak oksijen tüketiminde bir azalma olur. Kalp ritmini ve metabolizmalarını yavaşlatarak, enerji tüketimini minimuma indirirler; böylece vücutları “rölanti”de çalışır.77 Foklar kalp atışlarını dakikada 120 atıştan 30-35’e kadar aşamalı olarak azaltabilmektedirler. Gri fok balığı kalbini 60 saniye boyunca durdurabilir. Böyle bir oran, insanlar için kalp yetmezliği sınırıdır.78 Hortumlu fok balıklarının kalbi ise kısa süreli olarak dakikada 2-3 atışa kadar dahi yavaşlayabilir.

Fokların dalışları sırasında metabolizmalarını %40-50 yavaşlatmaları, oksijeni daha iktisatlı kullanmalarını ve böylece su altında daha uzun süre kalabilmelerini sağlar. Ancak bu son derece zorlu bir durumdur. Alaska Üniversitesi’nde deniz bilimci olan Michael Castellini, bu zorluğu “Aerobik yaparken nefesinizi tutmak gibi bir şey” diyerek açıklamaktadır.79

Yüksek Basınca Uygun Sinir Sistemi

Yüksek basınç, insan için ölümcül etkilere sahip bir ortamdır. Kaliforniya Üniversitesi’nden biyolog Burney Le Boeuf, basıncın sinir hücreleri üzerindeki etkisini, “İstem dışı sarsılmaya, nöbetlere ve ölüme yol açar, nöronlarınız aynı anda sinyal yolladığından bütün vücudunuz gerilir” şeklinde tarif etmektedir.80 Fakat foklar yüksek basınç altında son derece rahat yaşayabilmektedirler. Fokların yüksek basınç altındaki sinir sendromundan nasıl korundukları bilim adamları için halen sırrını korumaktadır. 100-200 metre derinliğe inildiğinde artan basıncın sinir hücrelerini sıkıştırarak çeşitli rahatsızlıklara sebep olması gerekirken, foklarda hiçbir zaman bu duruma rastlanmaz.

Bütün bu özellikleri tesadüflere bağlamaya, bunun adına “evrim” diyerek açıklama yapmaya çalışanlar, artık insanları aldatamamaktadırlar. Bu muhteşem özelliklerin farkında olan her insan canlılarda bir olağanüstülüğün, çarpıcı ve ihtişamlı bir sanatın hüküm sürdüğünü rahatlıkla anlayabilmektedir. Bu sanat, Yaratılış’tır. Bu ihtişamlı Yaratılış’ı bizler için var eden Yüce Kudret ise, alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

… Onlar, gerçekten kendilerini yaratan Allah’ı görmediler mi? O, kuvvet bakımından kendilerinden daha üstündür. Oysa onlar, Bizim ayetlerimizi (bilerek) inkar ediyorlardı. (Fussilet Suresi, 15)

Suda Yaşayıp Islanmayan Bir Canlı: Su Samuru

Su samurları beslenmek için denize dalarlar. Genellikle 18 metreden daha sığ sularda avlanırlar ve dalışları bir iki dakika sürer. Ama 100 metre derine dalan ve su altında dört beş dakika kadar kalan su samurları da bilinmektedir.81 Nefesini tutan bir insan için 2 dakikadan sonra beyin hasarı, bayılma gibi riskler başlar. Bu canlılar ise özel yaratılmış metabolizmaları ile bu yönden insandan kuşkusuz ki üstündürler. “Suya dalma” yetenekleri, aslında çok kapsamlı zorlukların üstesinden gelmelerini gerektirir. Ancak su samurunun bu zorlukların hiçbiri ile özel olarak mücadele etmesi gerekmez; çünkü vücudu su altına dalabilmek için doğuştan en uygun özelliklerle yaratılmıştır.

Su samurları nefeslerini çok uzun süre tutabilirler, çünkü akciğerleri kendi ölçülerindeki bir memeliye göre iki buçuk kez daha geniştir. Büyük ciğerler oksijen depolanmasını ve su samurunun suda yüzerken batmamasını sağlar. Su samurları basınç altında ciğerlerinin zarar görmeden çökmesine olanak veren esnek kaburgalara sahiptirler. Su samurları ayrıca direkt olarak kan damarlarına kesintisiz oksijen sağlayan ve küçük, hava dolu akciğer keselerine bağlanan kıkırdaklı hava kanallarıyla da donatılmışlardır. Buna ek olarak su samurunun kanı dalış sırasında, basınç altında artan fazla karbondioksidi tolere edebilecek özel bir yaratılışla yaratılmıştır.

Boyu yaklaşık 60 cm uzunluğunda olan su samurunun, 30 cm uzunluğunda sağlam ve yassı bir kuyruğu vardır. Vücutları çok esnek olan su samurlarının kuyrukları kalındır ve kuyruk başlangıç noktasında kaslı, aşağısında ise düzdür. Kuyruk bu özellikleriyle, su samuruna yüzerken kürek ve dümen görevi görerek yardımcı olur.

Su samurunun su içinde yaşamasını olanaklı kılan bir diğer özelliği de pençeleridir. Kısa ayaklarının dibindeki ufak pençelerinde beş parmağı vardır. Bu parmakların bir zarla birbirine bağlanmış olması pençenin yüzeyini genişletir. Bu perde ayaklar, samurların usta birer yüzücü olmaları için önemli bir vesiledir.

Su samurları kendi yavrularını karınlarının üstünde taşır ve zamanı geldiğinde onlara yüzme öğretirler. Olağanüstü dikkat ve emek gerektiren bu eğitim süreci yavrular için çok önemlidir. Darwinistler, canlıların bu şuurlu ve fedakarane davranışlarından dolayı derin bir açmaz içindedirler.

Ayrıca su samurunun su altında burun ve kulak deliklerini kapatma özelliği vardır. Bu işi uzun tüylerinin yardımıyla başarır. Kafatasının üstüne yerleştirilmiş olan gözleri ve burun delikleri, suya yarı dalmış durumda yüzerken su samurlarına yüzeyden yukarısını görebilme ve nefes alabilme imkanı sağlar. Bir su canlısı olan samurların bütün özellikleri, onların suda rahat yaşayacakları ve hareket edecekleri şekilde yaratılmıştır. İşte bu, Darwinistlerin tesadüf veya ara geçiş hikayeleriyle asla açıklayamadıkları ve açıklayamayacakları üstün bir yaratılıştır.

Su Samurunun Islanmayan Kürkü

Su samurlarının en şaşırtıcı özelliği ise, vücutlarını kaplayan kürkün ıslanmamasıdır. Su samurlarının vücudunu sıkı sıkıya saran yumuşak ve parlak koyu gri tüyleri, o kadar etkili bir koruyucudur ki, samurlar günlerce derileri ıslanmadan yüzebilirler. Bu post, suyu itmeye yarar ve üst kısmı ıslandıktan kısa bir süre sonra da kurur. Kalın kürk, su samurunu aynı zamanda soğuğa karşı da korumaktadır. Birçok deniz hayvanından farklı olarak su samurlarının derilerinin altında izolasyon sağlayan bir yağ tabakası yoktur. Bu nedenle kalın kürkleri, onları soğuktan koruyan tek koruyucudur.

Dünyadaki tüm hayvanlardan daha kalın bir kürke sahip olan su samuru, her 3 cm2’de bir milyon tüye sahiptir. Bir insanda ise sadece 20.000 saç teli bulunmaktadır. Su samurunun kalın kürkündeki tüyleri ayırıp derisine bakmak isteyen bir kişi, hiçbir şekilde derisini göremez. İşte bu kalınlık onu okyanusların dondurucu soğuklarından korumaktadır.

Kürkün sıcak tutması, ancak temiz ve düzgün olmasına bağlıdır. Bu nedenle su samuru kendini sürekli olarak temizlemek zorundadır. Bu işlemi ise iki aşamada gerçekleştirir: ilk aşamada temizlenmek için öncelikle kendini sürekli olarak ovalar. İkinci aşamada ise halı silkeler gibi kendine hafifçe vurur. Bu sayede hem kürkü temizlenmiş olur, hem de bedeninde bulunan özel bir bezden, su geçişini engelleyen bir yağ salgılanır. Su samurunun temizlenmek için sergilediği bu davranışlar, aynı zamanda kürkü oluşturan tüylerin arasına hava dolmasına da yarar. Dolan hava sayesinde ise derinin ılık ve kuru kalması sağlanır. Dış etkenlerden yalnızca kürkleri vesilesiyle korunan su samuru için bu temizlik, yaşamlarını sürdürebilmelerini sağlayan son derece önemli bir gerekliliktir.

Su samuru dünyadaki bütün hayvanlardan daha kalın bir kürke sahiptir. Her 3 cm2‘de bir milyon kadar tüy bulunur. Bir insanda ise toplamda yalnızca yaklaşık 20.000 adet saç teli bulunmaktadır. Su samurlarının vücutları iki çeşit tüyle kaplanmıştır. Tüylerden bir kısmı diğerlerinden daha kısadır ve uzun tüyler kısaları saklar. Bu kısa tüyler koruyucu bir göreve sahiptir. Bu olağanüstü koruyucu sistem, kürklerin su geçirmez olmasını sağlar. Böylelikle samurlar, günlerce derileri ıslanmadan yüzebilirler. Kalın kürk aynı zamanda su samurlarını soğuğa karşı da korur.

Su samurlarının tüyleri, perdeli ayaklarının yanından büyümeye başlar ve su girişini engelleyecek şekilde deri yüzeyini örümcek ağı gibi sarar. Bilim adamlarının su samuru tüyleri ile ilgili yaptıkları araştırmalar, tüylerin birbirine geçmesini sağlayan plakalar şeklinde oluştuğunu göstermektedir. Bu birbirine geçmeli sisteme memeli canlılarda pek rastlanmaz. Başka bir deyişle, su samurunun tüyleri bilinen klasik bir tüy yapısına sahip değildir.

Ayrıca ilk bakışta hayvanın vücudu tek tip tüyle kaplı gibi görünmesine rağmen, yapılan detaylı araştırmalarda, su samurlarının kürklerinin iki çeşit tüyden meydana geldiği ortaya çıkmıştır. Su samurunun tüylerinin iki çeşit olması, hayvanın vücudunun sudan daha iyi korunmasına neden olur. Tüylerden bir bölümü diğerlerinden daha kısadır ve uzun tüyler kısaları saklar. Üstteki tüylerin alt kısmındaki -üst derinin tam altında- özel olarak şekillendirilip yerleştirilmiş olan bu kısa tüyler, koruyucu bir göreve sahiptir. Pennsylvania Tıp Fakültesi Hücre ve Gelişim Profesörü John W. Weisel ve ekibinin elektron mikroskobunda yaptıkları bu incelemeler, tüylerin olağanüstü yalıtım yeteneğine sahip olduğunu ortaya koymuştur. 82

Tüylerin bu yapısı canlının hücrelerindeki DNA’da kodlanmış olarak bulunmaktadır ve her su samuru bu olağanüstü özelliğe sahiptir. Mutasyon gibi yıkıcı ve mutlaka zararlı olan etkilerle, bir canlının genlerinin tesadüf eseri böylesine hayati özellikler kazanması kuşkusuz ki imkansızdır. Tüylerin oluşumunda, diziliminde, sıklığında, uzunluğunda mükemmel derecede istisnai bir düzen vardır. Bu üstünlük, bir yaratılış mucizesidir. Darwinistler ise her yaratılış mucizesinde olduğu gibi bu özellikler karşısında da suskundurlar. Çünkü su samurunun tek bir tüyü, Darwinizm’i yıkıp yok etmek için yeterlidir.

Kürklerinin su geçirmez özelliği, kuyruklarının özel yapısı, perde ayakları gibi tüm hayranlık uyandırıcı özellikleriyle su samurlarını yaratan alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O’nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir. (Şura Suresi, 29)

Fokların Derin Denizlere Dalmaya Elverişli Vücut Yapılarına Örnekler

Akciğerler: Dalma sırasında oluşacak riski azaltacak şekilde, basınç altında sıkışabilirler.
Eller, ayaklar ve kuyruk: Dalışlar sırasında bu kısımlara daha az kan gider.
Nabız: Kalp atışları oksijen tüketimini azaltmak üzere yavaşlar.
Kaslar: Oksijen miyoglobin içinde kaslarda depolanır.
Yağlar: Isı kaybını önler ve enerji depolar.
Geniş kan hacmi: Daha fazla oksijen depolayıp taşıyabilmek için kanında daha fazla hemoglobin ve miyoglobin bulunur.

BİR CANLININ DERİNLERE DALABİLEN ÖZELLİKLERE SAHİP OLMASI, TESADÜFLERLE AÇIKLANAMAZ

İnsan bedeni derin denizlere dalış yapabilecek, su altında yaşamını sürdürebilecek bir yapıyla yaratılmamıştır. Bu nedenle insanın derin denizlere gelişigüzel dalış yapması son derece tehlikelidir. En deneyimli, en teçhizatlı dalgıçlar dahi, yüksek basınç ve ısı farkından kaynaklanan bir çok problemle karşılaşırlar hatta bu çoğu zaman ölümle sonuçlanır. Örneğin sadece Amerika’da her sene 100.000 dalgıçtan 10’a yakını dalış esnasında yaşamını kaybetmektedir. 83

Deniz altında yaşayan canlıların muhatap olmadığı tehlikelerin her biri, söz konusu canlıların bu koşullara uygun yaratıldıklarını göstermektedir. Yapıları ile ilgili tüm detaylar bir canlının tesadüf eseri, yüksek basınç altında yaşamaya uygun özellikler kazanamayacağının açık delillerindendir. Akıl ve şuur sahibi bir insan dahi, fizik, kimya, biyoloji, tıp gibi pek çok bilim dalının kapsamlı ilmiyle, yüksek teknoloji imkanlarıyla derin denizlere dalmayı güçlükle başarmaktadır. Akıl ve şuurdan yoksun hayvanların ise, kendileri için tedbir almaları, vücutlarında yüksek basınca ve soğuğa dayanıklı sistemler oluşturmaları mümkün değildir. İnsanların derin denizlerde karşı karşıya oldukları tehlikeler düşünüldüğünde canlılardaki yapıların muhteşemliği açıkça ortaya çıkmaktadır. Bu tehlikelerden başlıcaları şöyledir:

Derinlik sarhoşluğu: “Azot narkozu” ya da “nitrojen narkozu” da denilen bu rahatsızlıkta, zihinsel faaliyetlerde belirgin bir azalma, bilinç bulanıklığı oluşur. Nitrojenin uyuşturucu etkisi basınç altında artar. Bunun sebebi nitrojenin sinir hücreleri arasındaki elektriksel iletişime etki ederek algıları yavaşlatmasıdır. Bu yüzden çoğu dalgıç 30 metreden derine indiklerinde, şuurlarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalır.

Kemik bozulması: Düzenli olarak basınçlı ortamlara maruz kalan kişilerde, kemik nekrozu (ölümü) görülmektedir. Hatta bir defaya mahsus basınçlı ortamlarda bulunmuş kişilerde dahi bu önemli rahatsızlık oluşabilmektedir.

Hava sıkışması: Su altında yaklaşık her 10 metrede basınç 1 atmosfer artar ve basınca bağlı en büyük hacim değişiklikleri ilk metrelerde gerçekleşir. Dalış sırasında basınç artışı nedeniyle, vücut içinde gaz içeren boşlukların hacminin azaltılması gerekir. Ancak dalışa uygun yaratılmayan insanın vücudunda, bu tür bir küçülme olmaz. Dolayısıyla akciğerlerinde sıkışma olur ve bu boşluklara kan dolmaya başlar. Bu durum, akciğerlerin iç kanama ve sıvı birikimi sonucunda zarar görmesine yol açar.

Hücrelere hava dolması: Tıpta “amfizem” olarak bilinen bu durumda, iki akciğer arasında biriken hava, kalp ve ana damarları sıkıştırarak dolaşım bozukluğuna yol açar. Kesik kesik nefes alma, baygınlık ilk belirtilerdir. Diğer taraftan havanın cilt altına kaçması da söz konusudur. Boynun alt kısmına hava dolduğunda, seste değişiklikler olur. Durumun şiddeti arttıkça ciltte morarma, solunum güçlüğü oluşur.

Kulak sıkışması: Normal koşullarda kulağın iç basıncı, dış basınca eşittir. Su altına indikçe, orta kulaktaki hava sıkışarak kulak zarına baskı yapmaya başlar. Orta kulak, tıkanık östaki borusu sebebi ile sıkışmaya maruz kaldığında, iç kulak da bundan etkilenir ve basınç arttıkça zarda yırtılma meydana gelebilir.

Karbondioksit fazlalığı: Tıpta “hiperkapni” olarak bilinen bu durumda, kandaki karbondioksit seviyesi artmıştır. Eğer dalgıç, su altında çok güç sarf etmesi gereken bir iş yapmaya kalkışırsa, dalgıcın kasları solunum sisteminin atabileceğinden daha fazla CO2 üretmeye başlar. Vücuttaki yüksek orandaki kirli hava, akciğer keseciklerinde temiz havanın yerini alır. Dalgıç nefes alma zorluğu, baş ağrısı, yorgunluk, bilinç bulanıklığı, kas spazmları hisseder. Bu durum bayılmaya kadar götürebilir ki, bu da su altında son derece ciddi bir tehlikedir.

Karbondioksit azlığı: Kanda normalin altında karbondioksit bulunması haline ise “hipokapni” denir. Karbondioksit basıncının azalması sonucunda, çeşitli kaslarda titremeler, ellerde kasılmalar, kaslarda iğnelenmeler, baş dönmesi ve bilinç kaybı meydana gelir.

Vurgun hastalığı: Yüksek basınç, kanda çözünmüş nitrojenin vücuda dağılmasına neden olur. Dalgıç ne kadar derine iner ve orada ne kadar uzun kalırsa, vücudunda o kadar nitrojen çözünür. Eğer dalgıç derinlerden çok hızlı çıkarsa, basıncın azalmasından dolayı nitrojen tekrar gaz haline döner ve vücutta nitrojen kabarcıkları oluşur. Bu kabarcıkların damarları tıkaması sonucunda ortaya çıkan duruma “vurgun” denilir. Vurgun felç ve ölüme sebep olabilir.

Soğuk suyun etkisi: Soğuk suyun vücut üzerinde olumsuz etkileri vardır. Vücut ısısının ayarlanması böyle bir ortamda daha güçleşir. Soğuk suya dalmak, hızlı soluk alıp vermeye sebep olur. Titreme, kalp ritm bozuklukları, vücudun yüzeye yakın bölgelerinde kan dolaşımının kesilmesi, güç ve koordinasyon kaybı, iç kaslara kan akışının azalması, hareket güçlüğü gibi tehlikeler söz konusu olur.

Oksijen zehirlenmesi: Kanda çok fazla oksijen olması durumunda zehirlenme gerçekleşir. Deniz seviyesinde havada %20 oksijen vardır. Derinlere dalındığında bu yüzde aynı kalmasına rağmen, insan vücuduna daha fazla oksijen molekülü alır. Oksijen atomları basınç altındayken her zaman başka bir atomla birleşmezler ve “serbest radikal” olarak bilinen tahrip edici moleküller olarak dolaşırlar. Bu durum da, çarpıntı, öksürük ve hatta felce neden olabilir.

Karbonmonoksit zehirlenmesi: Kandaki karbonmonoksit, oksijene kıyasla hemoglobinle 200 kat daha kolay bağ kurar ve hemoglobini kolay kolay bırakmaz. Bu da kanın daha az oksijen taşıması anlamına gelir. Bu durum dalgıç derindeyken olduğunda, baş ağrısı, baş dönmesi, görme bozukluğu gibi rahatsızlıklara neden olur; hatta oksijen yetersizliğinden dolayı kişi bayılabilir.

Bu hayati sorunların hiçbir dalgıç hayvanlarda görülmez. Sürekli su altına daldıkları, hatta derinlerde yaşadıkları ­halde, bu tehlikelere karşı vücutlarında tedbir alınması gerekmez. Çünkü deniz canlılarının her biri, bu ortam için gerekli teçhizatlarla birlikte yaratılmıştır. Derin denizlerdeki canlılık Rabbimiz’in her yeri sarıp kuşatan ilmini, benzersiz sanatını ve sınırsız hakimiyetini en güzel şekilde sergilemektedir.

Balina Yüzgeçlerinden Uçak Kanatlarında Faydalanılıyor

Humpback balinalarını (megaptera novaeangliae) diğer balina türlerinden ayıran en önemli özellik, girintili-çıkıntılı yüzgeçleridir. Yapılan araştırmalar, girinti ve çıkıntılardan oluşan bu özel yapının, balinaya bilinen yüzgeç şeklinden daha verimli bir hareket imkanı sağladığını göstermiştir. Nitekim bu balina türleri, diğerlerine göre son derece akrobatik hareketler yapmaları ile tanınırlar.

Günümüzde uçak kanatlarında kullanılan tasarımın pürüzsüz ve düzgün bir şekli vardır. Ancak Duke Üniversitesi araştırmacıları, bu balina türünün yüzgeçlerinden yola çıkarak şu ana kadar kullanılanlardan çok farklı yeni bir model oluşturdular. Mühendisler tırtıklı yapıların eklenmesiyle oluşturulan bu model ile, tırtıkların olmadığı modelleri karşılaştırdılar. Tırtıklı kanatların durma açılarının tırtıksız kanatlara göre %40 daha iyi olduğu tespit edildi.84 Ayrıca havanın, tırtıklı yapıları %8 daha fazla kaldırdığı ortaya çıktı.

Bir diğer avantaj ise geriye sürükleme kuvvetinin bu modelde %32 daha az olmasıydı. Araştırmayı yürüten bilim adamlarından L. E. Howle artan kaldırma kuvvetinin ve azalan geri itme kuvvetinin eşzamanlı olarak başarılmasının aerodinamik verimliliği artırdığını ifade etti.85

Bilim adamları sistemin detaylarını incelediklerinde tırtıklı yapıların kanat üstünde dönen girdaplara sebep olduğunu tespit ettiler ki bu son derece avantajlı bir durumdur. Uçak kanatlarının üstündeki girdaplar, kanadın üstündeki havanın dağılıp arka tarafa gitmeden kanatlardan uzaklaşmasını engellemektedir. Bu ise uçağın daha dik açılarda durmasını ve daha yüksek kaldırma kuvvetine sahip olmasını sağlamaktadır.

Günümüzde bilim adamları her alanda doğadaki modellerin üstünlüğünü tasdik etmekte, yeni icatlar için canlılardaki sistemleri örnek almaktadırlar. Bilim adamlarına ilham veren bu tırtıklı şeklin, düz bir yüzgeçten daha verimli olacağını, balinanın kendisinin hesap edemeyeceği açıktır. Diğer tüm özellikleri gibi balinaların yüzgeçlerindeki tırtıklar da, belli bir amaç için yaratılmıştır ve tesadüflerin eseri olamaz. Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Yaratıcısı olan Rabbimiz sonsuz ilmiyle kuşattığı tüm evreni, hayranlık uyandıran sayısız detayla birlikte yaratmıştır. Balinanın yüzgeç şekli ise, bu mükemmellikler içinden bir örnektir.

Balinalar Hakkında İlginç Bilgiler

* Balinalar çok güçlü kuyruk kaslarına sahiptir ve mükemmel vücut şekilleriyle suda zorluk çekmeden ilerleyebilirler. Diğer balıklar kuyruklarını sağa ve sola hareket ettirerek yüzdükleri halde, balinalar kuyruklarını aşağı ve yukarı doğru hareket ettirerek yüzerler.

* Balinaların ciğerleri 3.000 litrelik hacme sahiptir; bu miktarda hava 750 balonu şişirebilir. İnsanların ciğer kapasitesi ise sadece 4 litredir.86

* Mavi balinalar güçlü akıntılar olmasına rağmen, saatte 28 kilometre hızla yüzebilir. Bunu yapmak için dakikada 20.000 litre oksijene ihtiyaç duyarlar.

* 1,5 saat gibi uzun süreli dalışları ile ünlü sperm balinaları, 3.000 metre derinliklere saatte 7-8 km hızla, dikey olarak dalabilir. 1.000 metrede basınç 101 atmosfere çıkar; bu seviyede bir balinanın her cm2’sine 101 kiloluk basınç etki eder. Benzetme yapılacak olunursa, bu ağırlığın altında kalmak, ağırsiklet bir boksörü tek bir parmakla taşımaya benzer. 87

* Sperm balinaları, hava solumalarına rağmen, hayatlarının %90’ını deniz dibinde geçirirler.88

* Katil balinalar yunuslardan sonra en hızlı yüzen deniz memelileridir. Son derece çevik olan ve yüksek manevra kabiliyetine sahip bu canlılar, saatte 30 kilometre hızla yüzerler. 89

* Bazı balinalar 850 kilowattan daha fazla enerji üretir; bir araba ise ancak bunun 1/10’unu üretir.

* Bir balina, yeryüzünde yaşamış en büyük hayvan olan dinozorların iki katı büyüklüktedir. Yetişkin bir balina, 200 ton ağırlığında, 33 metre uzunluktadır, sadece dili bir fil ağırlığındadır.

* Balinanın başının üstündeki nefes alma delikleri, küçük bir çocuğun geçebileceği kadar geniştir. Nefesini bu delikten dışarı verdiğinde, yoğunlaşmış su buharı tazyikle 9 metre yükseğe kadar çıkar. Sessiz bir günde, gökgürültüsünü andıran bu püskürtme sesi kilometrelerce öteden duyulabilir.90

* Bir Humpback balina, 1 günde 1 ton yemek yiyebilir.91

Dalış Ustaları İmparator Penguenleri

İmparator penguenleri, 500 metre derinliğe 5 ila 12 dakika arasında, nefeslerinde ve kan basınçlarında herhangi bir problem olmadan dalabilirler.92 Ayrıca normalde kalp atışları dakikada 60-70 arasında iken, dalış öncesinde dakikada 180-200’e kadar çıkar ve bu sayede vücutlarına daha fazla oksijen alırlar. Suya girer girmez ise bu hız dakikada 100 kalp atışına kadar düşer ve dalış süreci boyunca 20 vuruşa kadar iner.93

İhtiyaçları olan oksijeni, ciğerlerindeki havadan değil, kaslarının içinden karşılayan penguenler, uzun süre nefes almadan yüzer ve diledikleri kadar da derine dalabilirler. Bu canlılar kanlarındaki oksijen en düşük seviyede bile olsa yüzmeye devam edebilirler, insanlar ise böyle bir durumla karşılaştıklarında vurgun yerler.

Bu seviye, penguenler için 20 mm Hg iken, insanlarda ise 25 mm Hg’dir. Bütün bu bilgilere rağmen bilim adamları penguenlerin nasıl olup da kan basıncından etkilenmeden suyun içindeyken, büyük bir hızla buzun üzerine atlayabildiklerine henüz bir açıklama getirememişlerdir.94

Penguenlerin burada birkaç örneğine yer verilen özellikleri Allah’ın bu canlılar üzerindeki şefkat ve merhametinin göstergelerindendir.

Okyanusların Derinliklerinde Beslenen Hortumlu Fok Balıklarını Allah Rızıklandırır

Hortumlu fok balıkları denizde iken vakitlerinin %90’ını suyun altında sürekli dalışlar yaparak geçirirler. Saatte iki üç kez, 500-550 metre derinliklere dalar ve dalış aralarında yüzeyde sadece 2-3 dakika dinlenirler. Dalışları kimi zaman iki saat kadar uzun süreli de olabilir.95

Hortumlu fok balığının yüksek basınç altında uzun süre kalabilmesi, sahip olduğu istisnai fizyolojik özelliklerden kaynaklanır. Bedenindeki bu özellikleri yaşadığı ortama uyumlu yaratan ve hortumlu fok balığını derin denizlerdeki zorlu şartlara dayanıklı kılan Yüce Rabbimiz Allah’tır. Okyanuslardaki canlılığın yoğun olduğu, besin açısından en zengin alanlara dalabilme özellikleri de Yüce Allah’ın rızıklandırmasıdır. Bir ayette şöyle buyrulur:

Kendi rızkını taşıyamayan nice canlı vardır ki onu ve sizi Allah rızıklandırır. O, işitendir, bilendir. (Ankebut Suresi, 60)

200 Milyon Yıldır Mükemmel Halleriyle Var Olan Deniz Kaplumbağaları

Deniz kaplumbağalarının en büyüğü olan deri sırtlı kaplumbağa (Dermochelys coriacea) 35 km hızla yüzebilir ve 900 metre derinliğe dalabilir. En derine dalan kaplumbağa çeşidi olan deri sırtlıların, diğer deniz kaplumbağalarından farklı olarak sert kabukları bulunmaz. Bunun yerine düz ve kauçuk benzeri koruyucu bir deri katmanına sahiptirler.

Deri sırtlı kaplumbağalar 1.85 cm uzunluk ve 637 kiloya varabilen bedenleriyle ısılarını, kas dokularında muhafaza ederler. “Termal durgunluk” olarak tanımlanan bu durum, mühendislerin enerji tasarrufu ve ısı muhafazası için kullandıkları bir terimdir. Kaplumbağalar bu ısı muhafaza şekliyle, vücut sıcaklıklarını çevrelerindeki sudan daha üst bir seviyede tutabilirler.96

Darwinistler kendilerince bu canlıların, karadaki kaplumbağaların suya dönmüş şekilleri olduğunu iddia ederler. Ancak elbette hiçbir Darwinist, kara kaplumbağalarının suya uyum sağlayacak özellikleri nasıl ve neden edindiklerini ve su kaplumbağalarının nasıl olup da basınç altında ­­dalabilecek, soğuk sularda yüzebilecek olağanüstü özellikler kazanabildiklerini açıklayamaz. Darwinistlerin yaptığı şey genellikle gerçekleşmesi imkansız bir iddiayı ortaya atıp sonra “her şeyi tesadüfler yaptı” şeklindeki mantık dışı açıklamalar getirmektir. Çünkü Darwinizm, bilimle, akılla, delillerle değil, sahtekarlıklarla, hikayelerle, aldatmacalarla ortaya çıkmış ve insanlara zorla dayatılmış bir teoridir.

Evrimci bir biyolog olmasına rağmen Richard Ellis, söz konusu canlılarla ilgili Darwinistlerin içinde bulunduğu bu açmazı şöyle ifade etmektedir:

Günümüzde deniz kaplumbağalarının karada yaşayan fakat denize dönen sürüngenlerden geldiğine inanılır, fakat herhangi bir ara geçiş formu tespit edilememiştir. Fosilleşmiş kara kaplumbağaları bulunmaktadır, bunların sütun benzeri bacakları ve pençeli ayakları bulunur. Fosilleşmiş deniz kaplumbağalarının ise yüzgeçleri vardır, fakat fosil kayıtlarında yarı suda yaşayan kaplumbağalara benzer bir canlı bulunmamaktadır.97

Deliller çok açık göstermektedir ki kara ve deniz kaplumbağaları ayrı fizyolojik özelliklerle yaratılmış, tamamen farklı canlılardır. İkisi arasında ise herhangi bir geçiş yoktur. Nitekim evrimci paleontolog Robert Carroll da bunu şu şekilde kabul etmektedir:

“Kaplumbağaların kabukları kolaylıkla fosilleşmelerine ve küçük parçalar bile kolaylıkla fark edilmesine rağmen, şimdiye dek daha eskiye ait, daha ilkel bir kaplumbağa tanımlanmamıştır.” 98

Burada şunu hatırlatmak gerekir ki, evrimcilerin ara fosil açmazı yalnızca deniz kaplumbağaları ile sınırlı değildir. 150 yıldan fazla süredir devam eden ve 350 milyondan fazla fosilin çıkarıldığı kazılarda, tek bir tane bile ara fosil bulunmamıştır, bulunması da imkansızdır. Fosil kayıtları aşama aşama evrimleşen değil, bugünkü mükemmel halleriyle ortaya çıkmış ve yaşamış canlılarla doludur. Deniz kaplumbağaları da 200 milyon yıldır tarih sahnesinde bugünkü kusursuz yapılarıyla yer almaktadırlar.

DİPNOTLAR

Kutuplardaki Yaşam ve Antifrizli Balıklar

Leave a comment

 

ünya’daki tatlı suyun üçte ikisi buz içerisinde hapsolmuştur ve buzların %90’ını ortalama 2 km kalınlıktaki Antarktika buz tabakaları oluşturur.99 Antarktika aynı zamanda Dünya’daki en kuru, -530C’nin altındaki ısı kayıtları ile en soğuk ve saatte 320 km’ye ulaşan fırtınalarla en rüzgarlı kıtadır.

Güney kutbunun sadece %2’lik kısmı karadan oluşur. Her kış denizlere doğru uzanan buz kütleleri ile, bu kara parçasının yüzey alanı iki katına çıkar. Böylesine zorlu şartlarda hiçbir canlı türünün yaşayamayacağı düşünülebilir. Ancak durum hiç de böyle değildir. Buzların altındaki soğuk sularda olağanüstü zenginlikte ve çeşitlilikte deniz canlıları vardır: Parlak kırmızı deniz yıldızlarından denizkestanelerine, rengarenk sünger ve denizanalarından karideslere kadar müthiş bir canlı çeşitliliği bu ortamın tüm zorlu şartlarında rahatlıkla yaşayabilecek şekilde yaratılmıştır.

Antarktika kıtasının kıyılarında, yazın güneş ışınlarıyla birlikte, kışın durgunlaşmış olan hayat yeniden canlanmaya başlar. Yaz güneşinin ışınları, buzları eriterek besin değeri yüksek olan algleri ortaya çıkarır. Böylece kutup suları algler, karidesler ve çok sayıdaki omurgasızlarla besin bakımından zengin hale gelir. Penguenler, foklar, balinalar da beslenmek üzere bu bölgelere akın ederler.100

Bu canlılık Güneş’in yeniden ufuk çizgisinin altına düşmesine kadar devam eder. Sert buz tabakasının yeniden her yeri kaplamasıyla birlikte, sıcakkanlı canlılar kuzeye doğru yönelirler. Buzların etrafında sadece Weddell fokları ve imparator penguenleri gibi birkaç canlı türü kalır. Derin dalıcılar olan Weddell fokları, kış ayları boyunca kar fırtınalarından korunmak için suyun içinde kalırlar. Bu sırada da nefes alma deliklerini açık tutarlar, bu işlemi bir an bile yapmasalar nefes alma delikleri hızla donarak kapanır ve boğulma tehlikesi ile karşı karşıya kalırlardı. Ancak bu canlılar, adeta tehlikenin farkındaymış gibi mutlaka bu tedbiri yerine getirirler. Her yeni nesil, bu bilgiye sahip olarak doğar. Çünkü onlara nasıl yaşamaları gerektiği, soğuk hava şartlarına karşı nasıl tedbir alacakları gibi bilgiler Yüce Rabbimiz tarafından ilham edilmiştir.

İmparator penguenleri ise, üremek için kışın bastırmasını tercih ederler. Sert buz denizi yüzeyinde, karanlık kış ayları boyunca kuluçkaya yatarak, yavrularının yumurtalardan çıkmasını beklerler. Böylece bir sonraki yaz döneminde, yeni doğan yavrularını büyütme imkanları olur.

İnsanlar kutuplara ayak basana kadar, buralarda canlıların yaşadığı bilinmiyordu. Oysa onlar, insanların o bölgelere erişemediği zamanlarda bile, soğuğa dayanıklı mükemmel sistemleriyle yaşamlarını devam ettiriyorlardı. İnsanlar kutupları ve kutuplarda yaşayan canlıları keşfettiklerinde, aslında Allah’ın yarattığı yepyeni bir mucizeyi de keşfetmiş oldular. Kutuplarda yaşayan sayısız canlı, Allah’ın kendilerine bahşettiği özel yetenekler ve vücutlarında yarattığı sistemlerle, milyonlarca yıldır yaşamlarını bu zor koşullarda devam ettirmektedirler. Gerek dış görünümlerinde gerekse iç yapılarında, Allah’ın yaratmasındaki çeşitliliği, ilim ve sanatındaki sınırsızlığının örneklerini sergilerler. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmektedir:

Doğu da Allah’ındır, batı da. Her nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (kıblesi) orasıdır. Şüphesiz ki Allah, kuşatandır, bilendir. (Bakara Suresi, 115)

Tüm diğer canlılar gibi, kutup canlıları da Allah’ın ilhamıyla hareket etmekte ve Yüce Rabbimiz’i -bizim açıkça göremediğimiz ve kavrayamadığımız- şekilde tesbih etmektedirler. Bu Yüce Allah’a olan teslimiyetlerinin ve boyun eğmişliğin bir ifadesidir. Allah bu gerçeği ayetinde şu şekilde haber vermiştir:

Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu tesbih eder; O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır. (İsra Suresi, 44)

Dondurucu Soğuklarda İnsanları Bekleyen Tehlikeler

Deniz suyu, tuz oranına göre değişse de, ortalama -20C civarında donar. İnsanların bu soğuklukta bir suya korunmasız girmesi mümkün değildir. Bu derece soğuk su, insanı birkaç dakika içerisinde öldürebilir. Kutup sularında araştırma yapan bilim adamları, kimi zaman kameralarını ve bilimsel aletlerini rahat kontrol edebilmek için ellerini korumadan kullanmak isterler. Ancak şiddetli acıya karşı sadece çok kısa bir süre direnebilirler. Bunların dışında dondurucu suya girebilmek için, öncelikle 60 km’lik denizin 2-2.5 metre kalınlığındaki, buzla kaplı yüzeyini özel aletler kullanarak delmeleri gerekir.101

     
 

-20 derece civarında donan deniz suyu, insanlar için son derece tehlikelidir. Kutup soğuğunda yaşayabilmek için insanın sayısız tedbir alması gerekir. Kimi zaman bu tedbirler bile koruyucu değildir. Fakat buna rağmen, bu dondurucu soğukluktaki sular pek çok canlının evidir. Onlar bu zor ortamda yaşamlarını sorunsuzca devam ettirirler çünkü onları bu ortama uygun olarak yaratan ve onları koruyan Ulu ve Yüce olan, üstün merhamet sahibi, alemlerin Rabbi Allah’tır.

 
     

İnsanın böylesine aciz kaldığı şartlarda yaşayan pek çok canlının evi, bu dondurucu soğukluktaki sulardır.

Bu ortam, bize şunları düşündürmelidir: Her canlı kendi bulunduğu ortamda yaşayabileceği vücut sistemleri ve özelliklerle yaratılmıştır. İnsanların teknik olarak bir benzerine ulaşamadığı bu donanımların tesadüflerle oluşabilmesi imkansızdır. Belli bir amaçla yaratılmış bu detayların her biri, Allah’ın varlığının apaçık delilleridir ve Rabbimiz’in canlılar üzerinde tecelli eden Rahman ve Rahim sıfatlarının örneklerini sergilemektedir. İman edenlerin Allah’ın yarattıkları karşısındaki düşünce şekilleri, Kuran’da şöyle bildirilmektedir:

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, her şeye güç yetirendir. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmran Suresi, 189-191)

Kutup Soğuklarında Dahi Donmayan Balıklar

Güney kutbu balıklarını karanlık ve soğuktan başka bekleyen bir diğer tehlike de, çok katlı buz tabakalarıdır. Yılın en azından 10 ayı boyunca, 2-3 metrelik bir buz tabakası denizin üzerini kaplar. Yaz mevsimi geldiğinde ise, fırtınalar bu tabakayı kırar ve açık denizlere sürükler. Bu kalın buz tabakasının alt yüzeyinde de, büyük ve uzun kristal parçalardan meydana gelmiş, 1-2 metre kalınlığında buz yığınları vardır. Yılın bir kısmında da, okyanusun tabanına saplanmış, “çapa buz” denilen bir başka tabaka, suların 30 metreden sığ yerlerini kaplar. 102

     
 

Antifrizli Balıkların Özellikleri Yaratılış Delillerindendir

Antarktika’daki balıklar buz altında yaşamalarını sağlayan sistemlere sahiptirler. Örneğin kanlarında özel bir antifriz molekülü bulunması sebebiyle bu canlıların vücutlarındaki sıvılar donmaz. Gözleri büyüktür, bedenleri ise oldukça incedir.

Tek bir proteinin bile ortaya çıkışını hiçbir şekilde açıklayamayan Darwinistler için canlılardaki bu gibi özellikler büyük bir tedirginlik vesilesidir. Canlılardaki her yapı, Darwinistlerin tesadüf iddiasının büyük bir aldatmaca olduğunu gözler önüne sermektedir.

1 – İnce beden vücut sıvılarını minimum düzeyde tutar
2 – Karanlık Arktik sularında iyi görüş sağlayabilmek için gözler büyüktür
3 – Kaygan üst deri balığın su içinde rahat hareketini sağlar
4 – Dokunmaya duyarlı bıyık

 
     

Buz, buradaki balıklar için ciddi bir tehlikedir; çünkü balığın solungaçlarından ve derisinden kolaylıkla sızarak vücut sıvılarını dondurabilir. İnsan bedeninde, vücut sıcaklığını 370C civarında sabit tutmak için gece-gündüz çalışan hassas bir termostat bulunur. Bu ısı kontrol sistemi, insan için ideal ısı derecesinin nasıl olması gerektiğini düzenli olarak bildirir. Örneğin bir kimsenin vücudu çok sıcaksa, terlemeyi başlatarak, vücudun yüzeyine çıkan su ile kişiyi serinletmeye başlar.

Isı kontrol merkezi vücudun soğuk olduğuna karar verirse, o zaman da kan damarlarını daraltarak, kanın soğuk yüzeyden -deriden- uzaklaşmasını sağlar. Ancak balıklar gibi soğukkanlı canlılarda, böyle bir iç denetim söz konusu değildir. Bilindiği gibi her zaman, sıcak olan ortamdan soğuk ortama doğru bir ısı transferi söz konusudur. Dolayısıyla böyle bir ortamda sıcakkanlı balıklar da vücut sıcaklıklarını çevrelerinden ısı transferi ile elde ederler. Bu bilgi dikkate alındığında normal şartlarda kutuplarda yaşayan bir balığın sıfırın altındaki soğuk sularda donması gerekmektedir. Ancak böyle bir şey hiçbir zaman gerçekleşmez. Çünkü bu canlıların bedenlerinde onları donmaktan koruyacak özel bir sistem bulunur: Antifriz sistemi…

Balıkların kanı normal koşullarda –0,7 0C’de donarken, kutuplardaki balıklar daha soğuk buzlu sularda donmadan yüzebilirler. Örneğin Antarktika’daki Notothenioid familyasındaki balıkların donması için, vücut sıcaklıklarının -2,2 0C’ye düşmesi gerekir.103 Buradaki balıkların zor koşullarda hayatta kalmalarını mümkün kılan, vücut sıvılarının donma noktasını düşüren antifriz (donmayı engelleme) maddesine sahip olmalarıdır. Bu kimyasallar Antarktika Okyanusu’nun en düşük sıcaklıklarında bile balıkların vücutlarını donmaktan korumaktadır. Doğal antifrizin başlıca özelliklerinden biri zehirleyici olması ve uyuşukluk vermesidir. Bu maddeler ancak bir dizi biyokimyasal işlem sonucunda, daha az zehirleyici kimyasallara dönüştürülürler.104 Soğuk sularda yaşayan canlılar bu olumsuzluklardan hiç etkilenmezler çünkü vücutlarında ilk doğdukları andan itibaren kendilerini koruyacak sistemler var edilmiştir.

Çoğu kişi araçlarda, suyun donmaması için antifrizlerin kullanıldığından haberdardır. Ancak bazı canlıların da bu yöntemi kullanarak -bünyelerinde antifriz benzeri kimyasallar bulundurarak- kendilerini dondurucu soğuklardan korudukları pek bilinmez. Karmaşık bir kimyasal madde olan doğal antifriz formülünün, bu canlılar tarafından bilinmesi; bu maddenin balıkların bedeninde tam gerektiği miktarda üretilmesi ve bunun için gerekli sistemlerin kendiliğinden oluşması elbette ki imkansızdır. Canlıların bu tür tedbirleri kendi kendilerine almaları; ihtiyaç hissedip bunu tam olarak karşılayacak bir sistemi bünyelerinde var etmeleri de mümkün değildir. Akıl ve şuur sahibi insanların bile teknik imkanlarına rağmen çoğu zaman karşı koyamadığı dondurucu soğuklarda, bir balığın yaşamak için kendi kendine çözüm bulması, kuşkusuz akıl dışı bir beklenti olacaktır.

Böylesine özel bir sistemin evrimcilerin ileri sürdüğü gibi aşama aşama, tesadüfi etkilerle ortaya çıkmış olması ise, en başta akla ve mantığa aykırıdır. Çünkü doğal antifrizin formülünde yapılacak en ufak bir hata, onu bambaşka zehirli bir maddeye dönüştürebilir ki, bu da balık için ölüm demektir. Dolayısıyla bu kimyasalın üretiminde deneme-yanılma yapmak ya da tesadüfi etkilerin isabet kaydetmesini, hatta mucizevi işlemler gerçekleştirmesini beklemek imkansızdır. Nitekim Darwinistler de canlıların sahip oldukları bu mükemmellikleri görür, bunlardan hayranlık ifadeleri ile bahsederler. Fakat bunların üstün ilim ve akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından var edildiğini kabul etmek yerine; canlılar için “ortama uyum sağladılar, tesadüfen bu organı ya da şu sistemi geliştirdiler” gibi mantıksız ve aldatıcı açıklamalarda bulunurlar.

Ancak kelime oyunları ve klasik evrimci demagojinin 21. yüzyılda aldığı karşılık büyük bir yenilgi olmuştur. Darwinistlerin, canlılarda var olan tedbirli, bilinçli ve akıllı yaratılışı ve olağa-nüstü kompleksliği açıkça görüp buna tesadüf diyebilmeleri, son 200 yıldır oynanan çirkin oyunun devamıdır. Darwinistler bu oyunu istedikleri kadar sürdürmeye çalışsınlar, hak ve doğru olan mutlaka batılı geçersiz kılacaktır. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size. (Enbiya Suresi, 18)

Kutup Balıklarında Donmaya Karşı Sodyum Klorür Kullanımı

Saf suyun donma noktasını sıfır santigrat derecenin altına çeken unsurlardan biri, suya tuz katılmasıdır. Balıklarda da başta sodyum klorür olmak üzere, vücut sıvılarındaki tuzlar, donma noktasındaki düşüşün %40-50’sinden sorumludur. 105

Sodyum klorürün bu balıkların vücudunda oluşumu son derece olağanüstüdür: Klor atomu, en dış yörüngesinde yedi elektrona sahiptir. Atomlar bilindiği gibi dış yörüngelerindeki elektron sayısını sekize tamamlamak isterler. Klor atomu da bu amaçla dış yörüngesinde tek atomu olan sodyumla birleşir ve sodyumklorür molekülünün oluşmasını sağlar. İşte bu ortaklık sayesinde bildiğimiz sofra tuzu -sodyum klorür- oluşur. Bu iki atom arasındaki elektron alışverişi neticesinde, zehirli olan klorla, bir patlayıcı olan sodyum, bambaşka bir amaca hizmet eden bir maddeye dönüşmektedir.

Sodyum klorür, su içerisinde sodyum ve klorür iyonlarına ayrıştığı için, sodyüm klorürün suyun donma noktasını düşürücü etkisi diğer moleküllere göre çok daha fazladır. Çünkü bir sıvının donma noktasını belirleyen en önemli faktör, sıvıdaki parçacık yani atom sayısıdır. Söz konusu sıvıda ne kadar çok parçacık olursa, su moleküllerinin kümeleşerek bir buz kristali oluşturma -dolayısıyla da donma- olasılığı da o denli azalır. İşte sodyum klorür de bu bakımdan diğer moleküllerden 200-300 kat daha etkilidir.106

Kışın yollardaki donma tehlikesine karşı tuz atıldığını hepimiz biliriz. Bu yöntemin çözüm olarak sunulması için, kuşkusuz pek çok alanda bilgi sahibi olmak gerekmiştir:

Suyun donma noktasını hangi bileşiğin düşürebileceği, bunun için etkili olabilecek bir maddenin nasıl üretebileceği, hangi atomların hangi şartlar altında birleşebileceği gibi… Peki böylesine kapsamlı bir bilgiyi kutuplardaki balıklar nereden öğrenmiş olabilirler? Bu canlılar, antifriz maddesinin dondurucu soğuklara karşı faydalı bir önlem olduğuna nasıl karar vermektedirler? Vücutlarında bir patlayıcı (sodyum) ile bir zehri (klorür) birleştirerek tuz üretmeyi ve bu tuz sayesinde, vücut sıvılarının donma noktasını düşürebileceklerini onlara kim öğretmektedir? Bu yöntemi DNA şifrelerine kim, nasıl kodlamaktadır? Elbette ki tüm bunları gerçekleştiren, canlıları muhteşem donanımlarla yaratan ve onları dondurucu soğuklardan koruyan tüm varlıkların tek Yaratıcısı, alemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır.

Darwinistler, insanların taklidini bile yapamadıkları canlılara ait muhteşem donanımlara “tesadüfen oldu” deyip geçerler. Bu çok büyük bir aldatmaca ve büyük bir yalandır. Kuşkusuz ki Darwinist bilim adamları da, detaylarını şaşkınlıkla ve hayranlıkla gördükleri bu özelliklerin tesadüflerin eseri olamayacağını, ancak üstün bir güç tarafından yaratılmış olabileceğini, dünyadaki hiçbir varlığın bunları ortaya çıkarmaya güç yetiremeyeceğini çok iyi bilmektedirler. Ancak etkisi altına girdikleri Darwinist ideoloji, onları, asıl gerçeği, yani tüm varlıkları Allah’ın yarattığı gerçeğini kabul etmekten alıkoymaktadır. İşte Darwinist mantık, böylesine büyük bir acz, böylesine büyük bir perişanlık içindedir. Darwinizm taraftarları, sapkın bir ideoloji uğruna, kendilerini küçük düşüren, alay konusu haline getiren olağanüstü derecede saçma bir iddianın, tesadüf iddiasının peşine takılmış durumdadırlar. Bu uğurda bilimin gösterdiği doğruları da reddetmeyi, bilime rağmen yalan söylemeyi göze almaktadırlar. Amaçları tektir: Allah’ın yüceliğini, büyüklüğünü ve üstün yaratmasını kendi akıllarınca reddebilmek. (Allah’ı tenzih ederiz.)

Oysa Darwinistler isteseler de istemeseler de, kabul etseler de etmeseler de, Cenab-ı Allah yüceliğini, büyüklüğünü ve üstün yaratma sanatını kainatın her yerinde en ihtişamlı ve en görkemli şekilde bizlere göstermiştir. Allah’ın üstün kudretini hakkıyla takdir edemeyenler ancak kendilerini aldatırlar ve bunun şuurunda değildirler. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:

Peki onlar, Allah’ın dininden başka bir din mi arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde her ne varsa -istese de, istemese de- O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülmektedirler. (Al-i İmran Suresi, 83)

Kutup Balıklarında Antifriz Üretimi Nasıl Gerçekleşir?

Kutup balıklarının vücutlarındaki donmayı geciktiren önemli bir etken ise, vücut sıvıları içeriğindeki gliko-proteinlerdir.107 Söz konusu balıklar güçlü antifriz özellikleri olan bu bileşikleri üreterek, vücut sıvılarının donmasını engeller.

Antarktika balıklarının vücut sıvılarında sekiz çeşit antifriz molekülü tespit edilmiştir. Bu antifriz molekülleri glikopeptid olarak bilinen yapıdadır. Her biri üç amino asitlik peptid zincirinin, üçüncü amino asidine kovalent bağlarla bağlanmış ikili şeker (disakkarit) molekülünden oluşan birimlerin tekrarlanmasıyla meydana gelir.108 Ancak bir balığın böylesine bir kimya bilgisine sahip olmadığı açıktır. Antarktika balıklarının kanındaki protein (gliko-protein) bir çeşit doğal antifriz olarak vazife yapmakta ve balığın buzlu sularda donmadan yaşayabilmesini sağlamaktadır.

     
 

Antifriz Moleküllerinin Buza Direnci

Buz kristalleri yassı altıgenler şeklindedir. Altı kenarına diğer altıgen buz moleküllerinin birleşmesiyle genişler ve birbirinden farklı desenler oluştururlar. Ancak antifriz molekülleri, mevcut buz kristallerinin arasındaki boşlukları doldurur ve buz moleküllerinin birbirine bağlanarak genişlemelerini engellerler. Böylelikle bu sisteme sahip olan canlıların vücutlarındaki sular donma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaz. Antifriz sistemi, Allah’ın sonsuz ilminin muhteşem örneklerinden biridir.

1- Hidrojen Atomu 
2- Oksijen Atomu 
3- Oksijen Atomu 
4- Su Molekülü

 
     

Bu proteinler buz kristallerine bağlanırlar ve buzun balığın vücudunda gelişmesine engel olurlar. Böylece sıfırın altındaki ısılarda buz kristallerinin oluşmasını önleyerek onları donmaktan korurlar. Antifriz bileşikleri, sıvının içindeki herhangi bir molekülden daha etkilidir. Bu madde canlıların diğer sistemlerini olumsuz etkilemez, sadece dokuları tahrip eden buz kristallerinin oluşmasını önler.

Ancak evrimciler kutuplarda yaşamı mümkün kılan bu sistemin, DNA kopyalanması sırasındaki bir hata sonucu “tesadüfen” oluştuğu gibi akılalmaz bir iddia öne sürerler.109 Evrimcilere göre, bu ve bunun gibi canlıların yaşamını mümkün kılan her organ ve her sistem sözde tesadüfler sonucu var olmuştur. Oysa ki akıl ve şuur sahibi bir insanın dahi, biyokimya uzmanı olmadan yapamayacağı antifriz maddesinin, tam ihtiyacı olan canlılarda tesadüf eseri oluştuğuna inanmak, ancak sınırsız hayal gücünün ürünü olabilir. Nasıl ki kimyasal antifriz arabanızın su haznesine kendiliğinden yerleşmiyorsa, kutup balıklarının vücutlarında da bu maddeler kendiliğinden oluşmaz. Bu durum kutup balıklarının antifriz sistemine sahip olarak yaratıldıklarını gösteren çok açık delillerden biridir.

Ayrıca düzenli olarak soğuk ve buzlu sularda yaşayan balıklar tüm sene boyunca antifriz üretirken, kış aylarında soğuğa maruz kalan balıklar sadece bu aylarda antifriz üretirler.110 Tam gerektiği zamanlarda bu antifriz maddesinin üretilmesi, balıkların vücutlarında var olan her işlemin, Allah’ın ilhamıyla gerçekleştiğinin açık delilidir. Antifriz moleküllerinin suyun donma noktasını düşüreceğini, dolayısıyla donma tehlikesine karşı bir tedbir olabileceğini balığın kendisinin akletmesi kuşkusuz ki mümkün değildir. Şuursuz atomlardan oluşan şuursuz hücrelerin rastgele olaylar sonucunda bir araya gelerek önce muhteşem bir balık oluşturmaları, sonra da balığa uygun tedbirler düşünüp, bunları en mükemmel ve kusursuz şekilde var etmeleri elbette ki mümkün değildir. Bu, aklı ve mantığı yerinde olan her insanın rahatlıkla görüp anlayabileceği bir gerçektir. Canlıya tüm bu özellikleri veren, balığı ve bulunduğu ortamı mükemmel bir uyum içinde yaratan Allah’tır. Kuran’da, “… Dikkatli olun; gerçekten O, her şeyi sarıp-kuşatandır.” (Fussilet Suresi, 54) ayetiyle bildirildiği gibi, Allah’ın ilminin örnekleri her yeri sarıp kuşatmaktadır.

Bilim Adamları Antifrizli Balıklardan Öğreniyor

Bilindiği gibi yapay antifrizler, suyun donma noktasını düşürerek, arabaların soğuk iklim koşullarında çalışmasını mümkün kılar. Yapay antifrizlerin kullanım alanını sınırlandıran en önemli etken, zehirli kimyasallar içermeleridir. Bu nedenle bilim adamları, antifriz sistemini çeşitli alanlarda kullanabilmek için, canlılardaki doğal antifriz formüllerini taklit etmeye yönelmişlerdir. Ayrıca doğal antifrizler, kimyasal antifrizlerle kıyaslandıklarında 300 kat daha etkilidirler.111

     
 

Antarktika balıklarının kanında bulunan doğal antifriz, zehirli değildir ve büyük miktarlarda üretilebilir. Bu nedenle organ nakillerinde kullanılması planlanmaktadır.

 
     

Antarktik balıklarının kanında bulunan doğal antifriz, zehirli olmadığı ve büyük miktarlarda üretilebildiği için, bilim adamları bu maddeyi organ nakillerinde dokuların korunması için kullanmayı planlamaktadırlar.112 İnsandaki kan pıhtı hücreleri, 40C civarına soğutulduğunda zarar görür. Antifriz gliko-protein kullanılmasıyla, balıklarda olduğu gibi, narin hücre zarlarının parçalanmasını engellemek amaçlanmaktadır. Böylece nakli yapılacak organların daha düşük ısılarda bozulmadan korunması mümkün olabilecektir.113 Ayrıca antifrizlerin buza nasıl bağlandıklarının incelenmesi, gut, böbrek ve safra kesesi taşlarındaki zararlı biyolojik moleküllerin oluşum mekanizmasının anlaşılmasına ve çözüm geliştirilmesine de yardımcı olmaktadır.114

Tıbbi kullanımının yanı sıra, biyolojik antifrizin endüstri ve tarım alanlarında da kullanılması mümkün olabilir: Ekinlerin doğal antifriz içerikli koruma spreyleri ile donmaya dayanıklı hale getirilmesi, soğuk bölgelerde tarımsal faaliyetlerin gelişmesine yardımcı olacaktır. Ayrıca yiyeceklerin dondurulduktan sonra lapalaşmasını engellemek üzere, endüstri alanında da kullanılması düşünülmektedir.115

Balığın DNA’sındaki antifriz gliko-proteinin üretim bilgilerini içeren genin, tam olarak tanımlanabilmesi için araştırmalar sürmektedir. Bilim adamları, bu genin kodladığı protein ucuza ve bol miktarda elde edilebildiği takdirde, doğal antifrizlerin yaygın bir kullanımı olabileceğini düşünmektedirler. Örneğin kişinin kanına bir miktar özel antifriz proteini enjekte edilmesiyle, soğukta donması engellenebilecektir.116 Böyle bir genetik teknoloji günümüzde her ne kadar mümkün değilse de, bilim adamlarının araştırmalarına ışık tutmaktadır. Görüldüğü gibi Darwinistlerin “tesadüfen oldu” dedikleri antifriz, Darwinistlerin anlamaktan bile aciz kaldıkları muhteşem bir özelliktir. Darwinistler, gece gündüz laboratuvarlarda, Allah’ın yarattığı sayısız mucizeden sadece birini anlamaya ve çözmeye çalışmaktadırlar. Açıklamasını dahi yapamadıkları bu üstün yaratılışı takdir edebilmekten uzaktırlar. Allah’ı takdir edebilen akıl ve vicdan sahibi insanlar ise, yalnızca tek bir örnekle bile Yüce Allah’ın üstün kudretinin ve gücünün sergilendiğini açıkça anlayabilirler. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır. (Müminun Suresi, 21)

Penguenleri Donmaktan Koruyan Antifriz Sistemi

Normal koşullarda bir insan için buzun üzerinde çıplak ayakla yürümek pek mümkün değildir. Denense bile bir süre sonra bu kişi, donma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu durumda akla, “ömür boyu buzun üzerinde çıplak ayaklarıyla rahatlıkla yürüyen ve buna rağmen vücut ısılarını koruyan penguenler, bunu nasıl başarmaktadır” sorusu gelecektir.

Allah’ın Munis (Cana yakın, sevimli, dost) sıfatının bir tecellisi olan imparator penguenleri, yaşamlarının büyük bölümünü buz üzerinde yürüyerek, bir bölümünü ise okyanusta yiyecek arayarak geçirirler. Peki bir insan için özel önlemler almadan yaşamanın imkansız olduğu kutuplarda, penguenler donmadan nasıl yaşarlar?

Penguenlerin vücutlarının büyük bir bölümü, su geçirmez tüyleri sayesinde soğuktan korunur. Derilerinin altında bulunan kalın yağ tabakası da ısı izolasyonuna yardımcı olur. Hatta yağ tabakası ve tüyler birlikte o kadar iyi izolasyon sağlar ki, penguen güneşli bir günde aşırı ısınabilir. Ancak Yüce Allah yaşamlarını sürdürebilmeleri için penguenlerin vücutlarında aşırı ısınmayı engellemeye yönelik çok özel önlemler de yaratmıştır: Penguenlerin çıplak olan gagaları ve ayakları ısı kaybına izin vererek vücut sıcaklıklarının dengede kalmasını sağlar.

Ayrıca penguenlerin bacaklarındaki bazı atardamarlar, ayak ısılarına göre kan akışını ayarlayabilmektedir. Atardamarlar ayaklara -donma noktasından birkaç derece yüksekte tutulmasına yetecek kadar- kan göndermektedir. İşte bu tedbir sayesinde penguenlerin ayakları donmaktan korunur. Penguenlerin vücudunu soğuğa karşı tedbir mekanizmaları ile yaratan ve böylece onların kutuplarda yaşamlarını mümkün kılan, Rahman ve Rahim olan Allah’tır.

Sıcakkanlı Balinaları Soğuk Sularda Donmaktan Koruyan Damar Sistemi

Balinalar soğuk sularda yaşayan sıcakkanlı canlılardır. Vücutlarının içindeki sıcaklık insanlarınkine yakın olmasına rağmen, zamanlarının çoğunu okyanusta, kimi zaman donma derecesine yakın ısılarda geçirirler. Balinaların donmadan soğuk sularda yaşayabilmelerini mümkün kılan ise, kan damarlarının özel şeklidir.

Balinaların damarları “U” şekilli düzenlenmiştir. Sıcak kan cilde yakın yerlerde soğuk sudan ötürü soğumuş durumdadır. Ancak soğuk kan taşıyan damarın dönüş yolu, sıcak kan bulunan damarların çok yakınından geçtiği için, kan yeniden ısınır. Bu özel yapıdan ötürü, balinanın cildinden içeri doğru bir metreye kadarlık bölümde kanı soğuktur; ama iç taraflara doğru tüm damarlar sıcaklığını korumaktadır.117 Bu sistemde ısıya bağlı enerji kaybı olmaz. Balinanın sadece yüzeye yakın damarları soğuk, iç ısısı ise 35-370C olarak korunur. İster Antarktika’nın buzlu sularında olsun, ister Bermuda’nın sıcak sularında, balinaların vücut ısısı bu derecede sabittir. 118

Damarların özel şekli, soğuk bir ortam için en akılcı, en iktisatlı ve en güvenli modeldir. Mühendisler de ısı transferini en aza indiren bu modeli çok iyi bilirler. Örneğin buhar kazanlarının içinde yüksek ısı elde etmek için kullanılan bu sistem sayesinde, kazanın dışı çok ısınmaz ve etrafındaki havaya fazla ısı kaybı olmaz. Bu yapı, iç kısmı yüksek ısıda olan nükleer reaktörler için de son derece ideal bir modeldir.

Diğer taraftan bir balinanın dolaşım sistemi vücut ısısını korumak, yaymak ya da artırmak için ayarlanabilen özelliklere sahiptir. Göğüs, kuyruk ve sırt yüzgeçlerindeki atardamarlar başka damarlarla çevrilidir. Bu yüzden atardamarlarda dolaşan kanın ısısı, çevreye dağılmak yerine toplardamara aktarılır. Bu karşılıklı ısı alışverişi balinanın vücut ısısını muhafaza etmesine yardımcı olur. Balina daldığı zaman ise, kan, vücut yüzeyinden dışarı doğru yön değiştirir. Kan dolaşımındaki azalma da vücut ısısının korunmasını sağlar. Uzun süren hareketlerde veya sıcak suda, balina vücut ısısını dağıtmaya ihtiyaç duyabilir. Bu durumda göğüs, kuyruk ve sırt yüzgeçlerinin yüzeyine yakın damarlarda dolaşımı artırır. 119

Kuşkusuz ki, bir balinanın kan damarlarını bu şekilde düzenlemesi, bir fizikçi gibi ısı transfer şekillerini hesap edip, soğuk bir ortam için tedbir alması mümkün değildir. Hepsinden de ötesi bu damar yapısını genetik sisteminde kodlayabilmesi imkansızdır. Elbette ki hayvanın ne böyle bir muhakeme gücü ne karar alıp uygulama imkanı ne de genleri üzerinde bir hakimiyeti vardır.

Darwinistler ise tüm bu mucizevi yapıları tamamen zararlı olan tesadüfi mutasyonların gerçekleştirdiğini iddia ederler. Darwinistlerin hayallerindeki sözde kurtarıcı mutasyonlar, başı bozuk müdahalelerdir. Mevcut düzene mutlaka zarar getiren mutasyonlar, belli bir amaca yönelik düzenlemeler yapamazlar. Ayrıca mutasyonlar mevcut gen dizilimlerini bozarlar, onlarda yeni düzenlemeler yapmaları, canlıların genetik yapısına yeni bilgiler eklemeleri ise imkansızdır. Bu bakımdan mutasyonun etkisi, bir kitabın harflerini gelişigüzel karıştırmaya benzer. Ortaya çıkan yeni harf düzenlemeleri, kitabın anlatım üslubunu, cümlelerin anlamlarını mutlaka bozar; bunları olduğundan daha mükemmel hale getirmez ve yeni bilgiler eklemez. Dolayısıyla Darwinistlerin hayallerindeki tesadüfi etkilerin, canlılar üzerinde yapıcı değil yıkıcı etkileri olacaktır. Başıboş şuursuz müdahalelerle, onları soğuktan koruyacak akıl ve ilim içeren bir yapı ortaya çıkması imkansızdır. Bunun için ne kadar beklenirse beklensin, bu iddia sadece Darwinistlerin boş bir hayali olarak kalmaya devam edecektir.

     
 

Soğuk Sulara Uygun Yaratılmış Sıcakkanlı Bir Canlı: Balina

Balinanın bazı bölgelerinde, vücudun merkezinden sıcak kan getiren atardamarlar, vücudun dış kısımlarından soğumuş kanı taşıyan başka damarlarla çevrilidir. Böylece iki damar arasındaki ısı transferi sayesinde, vücut sıcaklığının dengelenmesi mümkün olmaktadır. Balina Allah’ın vücudunda yarattığı bu sistem sayesinde, sıcakkanlı bir memeli olmasına rağmen, soğuk sularda donmadan hayatını devam ettirebilir.

Genellikle balinalarda, atardamarların cilt yüzeyinin hemen altındaki kısmı, dış ortamdaki su kadar soğuk olur. Ama damarların yaratılışındaki özel donanım sebebiyle kan, vücudun iç bölgelerine doğru ısınarak ilerler. Bu, canlının iç organlarının donmasını engelleyen muhteşem bir sistemdir.

Yüce Allah, dilediği canlıyı, dilediği ortam ve şartlar içinde yaratıp yaşatmaya kuşkusuz ki kadirdir. Sıcakkanlı bir canlı olan balinanın buzlu sularda yaşaması da Rabbimiz’in yarattığı bu özel sistemlerle mümkün olmaktadır. Bu sistemi o canlıda meydana getirebilecek başka hiçbir güç yoktur. Tüm güç ve kudret, alemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.

1 – Balık yağı

 
     

Çok Amaçlı Kullanılan Balina Yağı

Balinaların vücutları 10 cm’ye kadar varabilen kalınlıkta bir yağ tabakası ile kaplıdır. Bu yağ katmanı balinanın soğuk su ile arasındaki yalıtım malzemesi olarak işlev yapar ve canlının vücudunu aerodinamik şekle getirir. Bu tabaka balinalara nefes almaları için yüzeye çıkabilmelerini sağlayan doğal bir şamandıra görevi görür. Aynı zamanda bu sıcakkanlı memeliyi okyanusun soğuk sularından korur. Balina yağının bir başka özelliği ise şeker ve proteine nazaran 2-3 kat daha fazla enerji vermesidir.

Balina, binlerce kilometre yol katettiği ve yeteri kadar beslenemediği uzun göçlerde ihtiyaç duyduğu enerjiyi vücudundaki bu yağdan temin eder.

Bunun yanı sıra balina yağı lastik gibi esnek bir malzemeden oluşur. Balina kuyruğunu suya her vurduğunda kuyruğu önce sıkışır, sonra genleşerek eski halini alır. İşte bu özellik balinaya hem fazladan hız kazandırır hem de uzun yolculuklarda %20 oranında enerji tasarrufu sağlar. Balina yağı tüm bu özelliklerinden ötürü, bilinen en çok fonksiyona sahip malzeme olarak kabul edilmektedir.

Balina yağı balinalarda yüzyıllardır var olan ve insanlar tarafından da bilinen bir maddedir. Ancak bu yağın bir ağ gibi birbirine geçen kolajen liflerden oluştuğu ve diğer özellikleri yakın bir zamanda keşfedilebilmiştir. Bilim adamları bu yağ-kompozit karışımının işlevlerini tam anlamak için halen çalışmalar yapmaktadırlar. Şu ana kadar edinilen kısıtlı bilgiler bile, sentetik malzeme üretiminde son derece faydalı olmuştur.

Buzun İçinde Hapsolan Alglerin Yeniden Canlanması

Antarktika’da kış gelip de denizler donduğunda, büyük miktarda organizma buzun içerisinde kalır. Buz içinde donmuş canlıları bekleyen pek çok tehlike vardır. Bu tehlikelerin başlıcası şudur: Sıcaklık donma derecesine yaklaştıkça, vücuttaki su molekülleri bir araya gelerek, uçları ustura şekilli buz kafesleri meydana getirirler. Hücre içindeki moleküler buzlar büyüdükçe, buzların keskin uçları hücre zarlarına saplanarak onları parçalar.120 Vücut dokularındaki bu tahribat ölümle sonuçlanır. Bu nedenle buz kristallerinin oluşumunu engelleyebilmek için tek hücreli alglerde antrifriz molekülleri vardır. Bu moleküller hücrenin içerisindeki çözülmüş halde olan sıvının yoğunluğunu artırarak, suyun dışarı kaçmasını engellerler. Aynı zamanda eriyik haldeki bu moleküller, suyun içerisindeki parçacık yoğunluğunu da donmayı engelleyecek seviyeye getirmiş olurlar.

     
 

Denizler donduğunda büyük miktarda organizma buz içinde kalır. Bu durum, organizmalar için de, organizmaların yaşam sağladığı insan dahil tüm diğer canlılar için de büyük bir tehlikedir. Ancak bu tehlikeye karşı tek hücreli algler, antifriz molekülleri ile donatılmışlardır. Bu moleküller, kendilerini çevreleyen suyu, donmayı engelleyecek bir seviyede tutmakta ve bu da alglerin canlı kalmasına olanak vermektedir.

Alglerin Korunma Metodu: Kış Uykusu

Etrafı kaplayan buz, alglerin bütün besin kaynaklarını yok ettiğinden, algler çözüm olarak kış uykusuna yatarlar.

etabolizmaları uyku halinde de olsa aslında canlıdırlar. Buz dağının kalınlığından dolayı güneş ışığından da mahrum kalırlar. Bu durumu telafi edebilmek için de fotosentetik pigmentleri devreye sokarlar. Farklı uzunluklardaki dalga boylarını yakalayabilen pigmentler vesilesiyle algler güneş enerjisinden faydalanabilirler.

 
     

Diğer taraftan etrafı kaplayan buz, bu canlılar için tam bir hapishane gibidir. Bu dönemlerde algler, her türlü besin kaynağından izole olurlar. Çözüm kış uykusuna yatarak minimum enerji harcamaktır. Özellikle de silis malzemesinden bir kabuk ile çevrili algler, metabolizmaları uyku halinde bile olsa, aslında canlıdırlar. Ancak buzdağının kalınlığından dolayı güneş ışını derinlere ulaşamaz, bu nedenle buzdağının altındaki algler güneş ışınlarından yoksun kalırlar. Algler bu noksanlığı fotosentetik pigmentler ile telafi ederler. Çok farklı uzunluktaki dalga boylarını yakalayabilen pigmentler vesilesiyle, klorofil bakımından zenginleşirler. Böylece güneş enerjisini bünyelerinde depolamaları mümkün olur. Fotosentez olarak bilinen bu kompleks işlem, günümüzde halen suni olarak gerçekleştirilememekte, hatta sistemin işleyişi tam anlamıyla çözülememektedir. Ancak bu mikroskobik canlılar, gözle görülmeyen bir boyutta dev bir tesis gibi çalışırlar. Allah bu özel varlıkları pek çok canlının besin kaynağı yaparak, kutuplardaki yaşam zincirinin önemli bir halkası kılmaktadır. Bir ayette Rabbimizin üstün yaratması şöyle haber verilmektedir:

De ki: “Siz, Allah’ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa Biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar. (Fatır Suresi, 40)

Kutuplar İçin Yaratılmış Bir Başka Canlı: Weddell Fokları

Dünyanın en güneyinde yaşayan memelilerden Weddell fokları, Antarktika’nın soğuk sularına çok uyumludur. Derilerinin altında ısının çabuk kaybını önleyen, kalın bir yağ tabakasına sahip olan Weddell fok balıkları, hava sıcaklığının –560C, su sıcaklığınınsa –260C’ye kadar düştüğü sert kış koşullarına bile dayanabilirler. Fokun vücut şekli hem suda rahatça hareket etmesini sağlar hem de dondurucu sudan dışarı çıktığında ve soğuk suya girdiğinde vücut ısısını korumasına yardımcı olur. Ayrıca bu canlıların dolaşım sistemi, balina ve yunuslar gibi ısı kaybını engelleyecek bir düzene sahiptir. Atardamarlar vücut yüzeyindeki daha soğuk olan kanı alıp, sıcak kanı taşıyan damarlar arasından geçerek ısı transferi yaparlar.

nehir manzarası

 

Soğuk havalarda önce ellerimiz ve ayaklarımız üşür. Bunun nedeni, kanın hayati organları sıcak tutmak için, ayaklardan ve ellerden çekilmeye başlamasıdır. Dolaşım sistemimizin aldığı bu mucizevi tedbirin bir benzeri, penguenlerde de vardır. Kontrollü kan akışı sayesinde, penguenlerin ayakları buz üzerindeyken donmaz. Bu özellik, onlara Allah’ın bahşettiği nimetlerden biridir.

Foklar koruyucu tüylerden oluşan bir dış palto, su geçirmeyen yoğun bir alt palto ve özel yağ katmanı ihtiva eden bir yalıtım sistemine sahiptirler. Derine daldıklarında bu yağ katmanı basınç altında ezilmez; böylece ısıyı muhafaza etme özelliklerini kaybetmezler. Fok, memeli bir hayvandır, dolayısıyla hayatta kalabilmesi için soluk alması şarttır. Bu yüzden buzlarla kaplı suyun altında kendine bir çıkış deliği oluşturur. Uzun dişleriyle buzu rahatça kemirir, kırar ve kendine hava deliği hazırlar. 121

     
 

Kutup Canlıları İzolasyon Sistemi ile Yaratılmışlardır

Su, havadan 25 kez daha iletkendir; dolayısıyla su ortamında ısı kaybı hava ortamına oranla 25 kez daha hızlı olur. Belli bir hacimdeki suyu ısıtmak için gereken ısı miktarı ise, aynı hacim havayı ısıtmak için gerekenden 1.000 kez daha fazladır. Bu nedenlerle, korumasız bir dalgıç, aynı ısıdaki hava ortamına göre, sıvı ortamda vücut ısısını 3.470 kez daha fazla kaybeder. Dalış elbisesi kullanmanın ana amacı da, ısı kaybına karşı izolasyon sağlayabilmektir. Soğuk sularda yaşayan hayvanların ise, ısı izolasyonu sağlayan yağ tabakaları ve kürkleri doğuştan hazırdır.

Balıkları Bekleyen Buz Tehlikesi

Herhangi bir balığı kutup sularına koyacak olsanız, hayatını devam ettiremez. Derileri ya da solungaçları buzla temas ettiğinde, vücut sıvıları hemen donmaya başlar ve sonunda balıklar ölürler. Bunun nedeni vücut sıvılarında oluşan buz kristallerinin, canlının dokularını içten parçalamasıdır. Şu halde, kutuplardaki buzlu sularda yaşayan balıklar neden donmazlar? Çünkü bu balıklar, Allah’ın vücutlarında yarattığı donmayı engelleyen antifriz sistemiyle yaratılmışlardır. Bütün olumsuz koşullara rağmen, Güney Antarktika’nın dondurucu soğuklarında, balıkların hayatlarını devam ettirebilmeleri, Allah’ın izniyle gerçekleşen son derece olağanüstü bir durumdur.

 
     

Foklar buzlarla kaplı bir ortamda yaşamak üzere yaratılmışlardır. Sahip oldukları özellikler vesilesiyle besinlerine rahatlıkla ulaşır ve tehlikelerden korunurlar. Bu olağanüstü özelliklerin tamamının üstün bir yaratılışı gösterdiğini kuşkusuz Darwinistler de çok iyi bilirler. Fakat sahte Darwinizm dini uğruna, çocukların bile güleceği mantık dışı senaryoları savunmaktan çekinmezler. Örneğin Darwinistlere göre bu foklar, ayıya benzer bir canlıdan evrimleşmişlerdir. Bu öylesine mantıksız bir iddiadır ki, şu anda bile Darwinistlerin büyük bir kısmı bu iddiaya karşı çıkmaktadır. İddia edilen sahte senaryoyu destekleyen hiçbir fosil kanıtı olmadığı gibi, böyle bir geçişin imkansızlığı da, tüm bilim adamlarının –kabul etmek isteseler de istemeseler de- hemfikir olduğu bir konudur. Bilimsel gerçeklere rağmen böyle hayali bir senaryonun, yani evrimin savunulması, içinde bulunduğumuz yüzyılın en şaşılacak, en hayretle izlenecek gerçeklerinden biridir.

     
 

Denizaslanları Buzlu Suda Nasıl Yaşarlar?

Denizaslanları dondurucu soğukluktaki kutuplarda yaşarlar. Memeliler sınıfına dahil olan bu canlılar, yaşamlarını buzlu suların içinde sürdürmelerine rağmen soğuktan hiç etkilenmezler. Bunun nedeni vücutlarında bulunan koruyucu yağ tabakasıdır. Derilerinin altındaki bu yağ katmanı sayesinde, vücutları sürekli sıcak kalır.

Kutupsal alanlarda yaşayan denizaslanlarının bir diğer ilginç özelliği ise, ağızlarındaki uzun dişleridir. Bu dişler sayesinde kendilerini en önemli düşmanlarından biri olan kutup ayılarına karşı korumakta ve midye, yengeç, salyangoz gibi sert kabuklara sahip olan avlarını yakalayabilmektedirler. Sahip oldukları kalın, kaba derileri de bu canlıların, düşmanlarının keskin dişlerinden ve çevrede bulunan sivri kaya parçalarından korunmalarını sağlar.

Denizaslanları vücutlarındaki fazla kiloları nedeniyle karada çok hızlı hareket edemezler, ancak bu durum suyun içindeyken geçerli değildir. Suda oldukça hareketlidirler ve uzun mesafeleri hiç durmadan yüzebilirler. Avları için 105 metre gibi oldukça derin bir mesafeye hiç zorlanmadan dalabilirler. Yüce Rabbimiz tüm canlıları benzersiz özelliklerle yoktan var etmiştir. Allah’ın, diğer tüm canlılara olduğu gibi, denizaslanlarına da bahşetmiş olduğu özellikler, bizlere Rabbimiz’in üstün yaratışını gösteren delillerdendir.

De ki: “Siz, Allah’ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır?.. (Fatır Suresi, 40)

Antarktika Dişli Balığının Yaratılışındaki Hikmetler

Antarktika dişli balığı (Dissostichus mawsoni) Antarktika’yı kuşatan Güney Okyanusu’nun (Antarktika Okyanusu olarak da bilinir) dondurucu sularında yaşamasına olanak veren antifriz gliko-protein üretmesi ile ünlüdür. Ayrıca bu balıkların kalpleri altı saniyede bir atar. Antarktika dişli balığı üzerinde yapılan araştırmalar, insan kalbinin yavaş attığı ya da vücut ısısına bağlı olarak, yeterince atmadığı zamanlar için, tıbbi çözümlere ışık tutmaktadır.

2.000 metre derinlerde görülebilen, 2 metre boyunda, 135 kilogramdan ağır bu balıkların iki türü bulunmaktadır: Antarktika dişli balığı (Dissostichus mawsoni) ve Patagonya dişli balığı (Dissostichus eleginoides).122 Patagonya dişli balığı ile görünüşü ve davranış şekilleri çok benzer olmasına rağmen, sadece Antarktika’nın soğuk sularında yaşayan Antarktika dişli balığı, dokularında ve kanında antifriz gliko-proteinlerine sahiptir. Patagonya’da daha sıcak sularda yaşayan Patagonya dişli balığı ise, bu proteinlere sahip değildir. Böyle bir proteine sahip olmasına da ihtiyaç yoktur, çünkü yaşadığı sular donma tehlikesinin söz konusu olmadığı sıcak sulardır.

Patagonya dişli balığının bu proteine sahip olmayıp, sadece soğuk sularda yaşayan Antarktika dişli balığında bu proteinin olması, canlılardaki üstün ve hayranlık uyandırıcı yaratılışın açık bir örneğidir. Bu, Yüce Rabbimiz’in üstün gücünün ve kudretinin bir başka delilidir. Bu canlıları yaşadıkları ortama uygun özelliklerle birlikte yoktan yaratan Yüce Allah, sonsuz ilim sahibidir. Kuşkusuz ki O, tüm alemlerin Rabbi’dir. 

 
     

Şunu tekrar belirtmek gerekir ki, şimdiye dek elde edilen 350 milyondan fazla fosil, evrimi çok kesin şekilde reddetmiştir. Fosil kayıtları canlıların milyonlarca yıldır hiç değişmediklerini, milyonlarca yıl önce bugün oldukları şekilde yaratılmış olduklarını ortaya çıkarmıştır. Fosil kayıtlarında görülen mükemmel ayılar, mükemmel foklar bugünkü gibidir. Canlılar hiçbir değişime uğramamışlardır. Canlı türleri arasında herhangi bir geçişi gösteren tek bir tane bile ara form yoktur. Bu durum, zaten bilimsel olarak imkansız olan, canlıların birbirine dönüşümü senaryosunu, yani evrim teorisini tamamen geçersiz kılmaktadır.

Tüm diğer canlılar gibi, fokların yaşamlarını sürdürmeleri için de, şu anki tüm özellikleri ile birlikte yaratılmaları gerekir. Fosil kayıtlarının gösterdiği gerçek, tüm canlıların tüm özellikleri ile bir anda yaratıldıklarıdır. Darwinizm, her bilimsel delil ile, her bulunan fosil ile tekrar tekrar yok olmaktadır.

DİPNOTLAR

Older Entries