lkel Canlı Yalanını Çürüten Süngerler

Leave a comment

Süngerler bitkiye benzemelerine rağmen, aslında çok hücreli “hayvanlardır”. Büyümek için yeterince besin alabilecekleri bir bölgede, kendilerini sert bir zemine yapıştırıp yaşarlar. Bu nedenle kumluk ya da çamurlu bölgelerde süngerlere daha az rastlanır. Kendini kayalık zemine yapıştıran bir sünger, hareketli olmadığı için, bulunduğu yerde 24 saat boyunca deniz suyunu filtreden geçirerek beslenir. Süngerler, kendi hacimlerinin 20.000 katı kadar deniz suyunu pompalayarak süzebilirler.123 Bu olağanüstü bir miktardır; süngerlerin deniz suyunu süzme hızı ise, saatte 200 litreye varabilmektedir.124

Süngerlerin bilimsel ismi “gözenek taşıyan” anlamına gelen Porifera’dır. Vücutları ufak deliklerle kaplıdır ve tıpkı minyatür elektrik süpürgeleri gibi hareket ederek, küçük deliklerden suyu içeri alıp, daha geniş deliklerden dışarı atarlar. Suda akıntılarla taşınan mikroskobik organik maddeler, diatom, bakteri, plankton gibi besinlerle birlikte oksijen, süngerin gözeneklerinden içeri alınır. Bu süzme işlemi öylesine yoğundur ki, çay fincanı büyüklüğündeki bir sünger, bir günde 5.000 litre suyu filtreleyebilir. Üstelik bunu yaparken son derece verimli çalışır: İçine çektiği sudaki bakterilerin %90’ını bünyesinde tutmayı başarır.

Süngerlerin büyük çoğunluğu, suyun dışında kısa bir süre bile kaldıklarında, havanın ve güneş ışığının etkisiyle ölürler. Rengarenk, canlı süngerler laboratuvara taşındıklarında önce renkleri solar, sonra da sulu çamur haline dönüşürler. Bu nedenle, süngerlerin kimliğini belirlemek için mikroskobik düzeyde analiz yapmak gerekir. Diğer taraftan süngerler, güneş ışığı ve havayla karşılaştıklarında ölseler bile, su içinde tekrar tomurcukları canlanır ve bunlardan yeni süngerler oluşabilir.

Süngerlerin dünya çapında 5.000-6.000 türü tanımlanmış olmasına rağmen, bu sayının gerçekte en az üç katı olduğuna inanılmaktadır. Kayayı kaplayan ince renkli bir katman gibi saran türlerden, iri yelpaze, ağaç ya da varil gibi olanlara kadar görünümleri çok çeşitlidir. Kimileri yalnızca birkaç santimetre büyüklükte, kimileri de 2 metre kadardır. Süngerlere hemen hemen her derinlikte -kıyıların en sığ yerlerinden 8.600 metre derinliklere kadar- rastlamak mümkündür.

İlk süngerlerin yaklaşık 800 milyon yıl önce ortaya çıktıkları bilinmektedir.125 Süngerler de diğer tüm canlılar gibi fosil kayıtlarında aniden ve bugünkü görünümleri ile belirirler. Yüz milyonlarca yıldır değişmeden kalmış olan bu canlılar, Darwinistler tarafından sözde “en basit ve ilkel çok hücreli canlı grubu” olarak tanımlanırlar. Süngerlerin, pek çok canlıda olan kalp, beyin, ciğer gibi organlarının ve sinir sistemlerinin bulunmaması, bu canlıları Darwinistler için bir spekülasyon konusu haline getirmiştir. Oysa bu canlı hakkında yapılan tüm ilkel canlı spekülasyonları büyük bir aldatmacaya dayanmaktadır.

Süngerlerin yapılarındaki detaylar, bilimsel araştırmalara yön verecek pek çok üstün özelliğe sahiptir. Önemleri ancak günümüzde anlaşılan süngerler oldukça kompleks özellikler barındırırlar. Bilim adamları halen süngerlerin nasıl olup da sindirim sistemleri, sinir sistemleri, beyinleri ve kasları olmadan nefes aldıklarını, besinleri sindirdiklerini ve kendilerini koruduklarını anlayamamışlardır. Hücre seviyesindeki yaşamsal faaliyetleri ise, sinir sistemi olmadığı halde mükemmel bir koordinasyon içinde gerçekleşmektedir.

1600’lü yıllarda İngiliz bitki bilimciler, süngerler hakkında, “Sünger diye adlandırdığımız ve deniz köpüğünün oyduğu bazı maddelerden bilimsel yayınlarda söz etmek çok fazla yer kaplayacağı gibi, okuyuculara da pek katkısı olmaz” diyorlardı. Ancak bugün, süngerler birçok bilimsel araştırmaya konu olmakta; özellikle de tıp ve teknoloji dünyasına ışık tutarak bilim adamlarına ilham vermektedir.

Burada zaman zaman gündeme getirilen önemli bir bilgiyi tekrar hatırlatmakta yarar vardır: Darwinistler, bir canlı üzerinde “ilkel” demagojisi yapıp dururken, henüz daha tek bir proteinin dahi nasıl oluştuğunu açıklayamamaktadırlar. Süngerin sahip olduğu tek bir protein, Darwinistlerin tüm bilgilerini, tüm yeteneklerini ve tüm iddialarını ezip giderecek kompleksliktedir. Müthiş komplekslikteki hücrenin kendisi değil yalnızca hücrenin içindeki tek bir protein seviyesinde Darwinistlerin “ilkel” iddiası bitmiş bulunmaktadır. 150 yıldır laboratuvarlarda büyük bir heves ile yürütülen ve uğruna milyonlarca dolar harcanan tek bir protein üretme çalışmalarının başarısızlığı, Darwinistlerin “tüm canlılık tesadüfen meydana geldi” açıklamalarını tamamen yıkıma uğratmıştır. İşte bu sebeple, Darwinistlerin insanları aldatmak için kullandıkları “ilkel” izahları ile karşılaşıldığında, ilkel yakıştırması yaptıkları canlının tek bir proteinini açıklamaktan dahi aciz kaldıklarını mutlaka hatırlamak gerekmektedir. (www.proteinmucizesi.com)

İlerleyen sayfalarda detayları anlatılacak olan veorganik bir beyne dahi sahip olmayan süngerler, fabrikada üstün teknoloji ve bilgi ile üretilen bir filtreden çok daha üstün bir teknoloji sergilemektedir. Yüce Rabbimiz’in yaratma sanatının örneklerinden biri olan süngerler Yaratılış’ın apaçık delillerindendir. Yüce Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:

Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.) (Hud Suresi, 56)

Sünger Gözeneklerinin, Mikroskop Altında Ortaya Çıkan İncelikleri

Süngerin dış delikleri, dallanıp budaklanan geçit ve kanallarla adeta bir labirenti andırır. Ancak bu labirent çok profesyonel bir filtre makinesi gibi çalışır. Süngerlerin içindeki kanallar sistemi, büyük delikler ve bunların iç duvarlarını kaplayan küçük gözeneklerden oluşur. Süngerin yüzeyindeki büyük deliklerden giren su, gözeneklerden geçerken, içerdiği besin maddeleri özel hücreler tarafından süzülüp alınır. Besinler alındıktan sonra kalan su, çok sayıdaki boşaltıcı delikten dışarıya atılır. Aslında bu birkaç cümleyle ifade edildiği kadar kolay bir işlem değildir. Bu görevi genel hatlarıyla şöyle tarif edebiliriz. Bunu eğer bir insan yapacak olsa, bir kişinin musluğundan akan sudaki bakterileri ayıracak şekilde, suyu mikroskobik düzeyde filtrelemesi gerekse; bunun için kapsamlı bir teknoloji kullanması, akıl yürütmesi, ilmi bilgileri değerlendirmesi ve çeşitli deneme yanılma yöntemlerine başvurması gerekirdi. Üstelik bu göreve, 24 saat boyunca dinlenmeden vakit ayırması ve sonucunda bakterilerin %90’ını yakalaması gerekirdi. Aynı zamanda hiç masraf yapmaması, çevreyi kirletmemesi gerektiği gibi koşulların da eklendiği düşünülürse, süngerlerin filtrelemedeki başarısı daha iyi anlaşılacaktır.

Süngeri diğer hayvanlardan ayıran, vücutlarındaki “yaka hücreleri” denilen özel hücreler tarafından oluşturulan odacıklardır. Süngerin kanalları içerisindeki odaları oluşturan bu özel hücreler, “flagellum” adı verilen yapışkan, tüyümsü birer kamçıya sahiptirler. Kamçılı yaka hücreleri iki amaca hizmet ederler: Birincisi kamçılarıyla yaptıkları küçük darbelerle, oksijen ve besin maddeleri taşıyan suyu süngere doğru yöneltirler. Kamçının ileri geri hareketi, sudaki atıkları ve karbondioksidi dışarı püskürtürken, besin ve oksijeni içeri pompalar. İkincisi, yaka hücrelerinin yapışkan halkaları, su ile gelen küçük besin parçalarını yakalar. 10 cm boyunda ve 2 cm kalınlığında bir süngerin 2 milyonu aşkın yaka hücresi vardır ve bu sünger kanallarından günde 110 litre su pompalanabilir.

Bu hücreler sudaki bakteri, küçük yosun ve organik atıkları yuttuktan sonra, bunları besin torbacığı denilen hücrelere geçirirler. “Arkeosit” denilen bir başka tür hücre ise, sindirilen besinleri diğer hücrelere iletir. Tüm hücreler arasında yoğun bir oksijen ve karbondioksit değişimi mevcuttur. Bilim adamlarına göre süngerler büyük parçaların yanı sıra bakteri gibi küçük parçacıkları da yakalayıp sindirebildiklerinden dolayı, yeryüzündeki en verimli süzme yöntemine sahiplerdir.

Süngerin gövdesi ise “spikül” denilen, küçük iğne benzeri sivri uzantılarla kaplıdır. Sünger iskeletinin en önemli unsurlarından biri olan spiküller, kalker, silis ve keratin bileşiminden oluşurlar. “Spongin” denilen proteinli bir madde de, spikülleri bir ağ gibi örerek iskeleti oluşturur. Kimi süngerlerde iskelet yapısı bağımsız duran spiküllerden oluşurken, kimilerinde bu uzantılar uçlarından birbirleriyle kaynaşmış, sağlam bir kafes şeklindedir. Bir çok sünger yalnızca iskeletlerinin mikroskobik incelemesi sonunda tanımlanabilir; fotoğraftan tanınmaları ise zordur. (www.dogadakiayetler.com)

Diğer taraftan süngerlerin “arkeosit” adı verilen özel hücreleri, gerektiğinde herhangi bir başka hücreye dönüşebilirler. Asli görevleri filtrelenen besinleri diğer hücrelere taşımak olmasına rağmen, gerektiğinde süngerin içinde ilerleyerek, iskelet oluşumuna yardım ederler. Yalnızca bu kadarla kalmayıp, yumurtaların üretimini ve süngerin çevredeki değişimlere kimyasal ve fizyolojik tepkiler vermesini de sağlarlar. Örneğin, kimi hücreler şişerek ya da karşı harekette bulunarak süngere gelen su akımını düzenlerler.

Süngerin kendi kendine ya da tesadüfi etkilerle, böylesine verimli çalışan bir filtreleme sistemine sahip olması kuşkusuz ki mümkün değildir. Bir beyni dahi olmayan süngerlerin, kendi kendilerine suyun içindeki mikroskobik canlılarla beslenmeyi düşünmeleri; bunu mümkün kılacak şekilde hücrelerine özel şekil vermeleri; bunları bir koordinasyon içinde düzenlemeleri elbette ki söz konusu olamaz. (Buradaki beyni dahi olmayan canlı örneği, konunun daha iyi anlaşılabilmesi için verilmektedir. Canlının beyninin olup olmaması bu üstün özellikleri gerçekleştirebilmesine bir açıklama sunmaz. Çünkü tüm canlılar, gerçekleştirdikleri her işi Allah’ın ilhamıyla yaparlar.) Sünger, teknoloji harikası bir fonksiyona sahipse; bu, yapısındaki her detayın belli bir amaca yönelik, yerli yerinde, en ideal şekil ve özellikte yaratılması dolayısıyladır. Süngeri, besinini sağlayacak muhteşem özelliklerle yaratan, Kuran’da bildirildiği gibi, “Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah’tır.” (Zariyat Suresi, 58)

Teknoloji Harikası Cam Süngerleri

Bir bina düşünelim… Dış yüzeyi parlak ve son derece estetik görünüme sahip bir camdan oluşsun. Üstelik bu cam bina öyle sağlam temellerle yere bağlanmış olsun ki en şiddetli depremlere dahi dayansın. Ayrıca binayı oluşturan cam da her türlü darbeye kırılmadan karşı koyabilsin… Bu, günümüz şartlarında insanlar için çok uzak görünen, ideal bir modeldir. Ancak Rabbimiz’in benzersiz yaratma sanatı vesilesiyle, böyle bir cam bina örneğine okyanusların derinliklerinde rastlanmaktadır.

“Venüs Çiçek Süngeri” de denilen cam süngerler (Euplectella aspergillum), bir çift karidesin yuva yapabileceği büyüklükte cam bir bina inşa ederler. Malzemesi cam olmasına rağmen, binanın iskeleti son derece esnektir. İşte bu özelliklerinden dolayı okyanus dibinde dünyanın en dayanıklı camını üreten canlı olarak bilinirler. Batı Pasifik Okyanusu’nun 1.000 m derinliklerinde yaşayan bu süngerler, okyanus zeminine cam tellerle bağlanırlar. Bu öylesine sıkı bir bağdır ki, bu sayede okyanus akıntıları ve etkilerine karşı koyar ve kopmadan yaşamlarını devam ettirebilirler. Süngerin okyanus tabanına böylesine sağlam bağlanmasını sağlayan yapı ise, ancak elektron mikroskobu altındaki incelemelerle ortaya çıkmaktadır.

Benzersiz Bir İnşaat: Kırılmayan Camdan İskelet

Kırılgan bir malzeme olan camı, dayanıklı bir yapı malzemesine dönüştüren Venüs süngeri, iskeletinin inşasında, makine mühendisliği ders kitaplarında geçen temel prensiplerden bir çoğunu kullanır. Bu cam kafesler, en az yedi katlı yapısal bir düzenleme ile inşa edilir. Deniz zemininden itibaren 20-30 santimetre kadar yükselen bu güçlü cam kafeslerin mimarisini anlayabilmek için, metrenin milyonda biri ve milyarda biri gibi ölçülerle düşünmek gerekir.

İskeletin temel yapısını oluşturan ve “spikül” denilen iğne benzeri cam çubukların çapı, bir metrenin 10 ila 100 milyonda biri kadardır.126 Böylesine küçük boyutlarda olmasına rağmen, çok kompleks bir yapıya sahiptir. Yaklaşık insan saçı kalınlığındaki bu çubuklar, kafesin kirişleri vazifesi görür ve kirişlerin her katmanı cam ve yapışkandan oluşur. Her bir ince cam katmanı, daha da küçük olan birbirine monte edilmiş cam parçacıklarından meydana gelir: Burada bahsedilen, metrenin milyarda biri kadarlık boyuttaki cam parçacıklarıdır. Her bir cam katmanının arasındaki tutkal, tüm iskelete olağanüstü bir güç katar.

Bu cam teller, demetler halinde paketlenmiştir. Teker teker incelendiğinde tellerden daha güçlü olan bu yapı, mimarideki tarifiyle “fiber-güçlendirilmiş kompozit kirişler” oluşturacak şekilde tutkallanmıştır. Bunun anlamı şudur: Kirişler yatay ve dikey olarak üzeri kapalı bir silindir şeklini alan cam kareler oluşturacak şekilde sıralanmıştır. Kirişlerin kesiştiği yerler ise, yine cam tutkalla sağlamlaştırılmıştır. Süngerin cam kafesinin, spiral şekilli yüzey sırtlarıyla paketlenmesi de, süngerin boş bir içecek kutusu gibi sıkıştırılmasına engel olur. Bu özel yapı, denizin zeminine, okyanus akıntılarının baskı ve zorlamalarına karşı koyacak şekilde yumuşak tortularla bağlanır.

Cam süngerlerdeki fiberlerle-güçlendirilmiş harç malzemesi kullanılması, kolonları güçlendirmek için kirişlerin demet halinde ve 45 derecelik açılarla birleştirilmesi, modern mimaride kullanılan tekniklerdir. Kitap raflarından binalara kadar kullanılan bu çapraz kiriş tekniği, insanların akıl ve tecrübe ile ancak genel hatlarıyla geliştirebildikleri bir yöntemdir. Okyanus derinliklerinde hareketsiz yaşayan bir canlının, iskeletine sağlamlık kazandıracak şekilde, bir mimar ya da inşaat mühendisi gibi çözümler oluşturması, kuşkusuz ki olasılık dışıdır. İskeletin yapısını mikroskobik düzeyde inceleyen bilim adamı Joanna Aizenberg, “Sünger tam olarak gerektiği kadarını kullanıyor, daha fazlasını değil.” demekte ve sözlerine şunu ilave etmektedir:

Bu beni şaşırtıyor. En çılgın rüyalarımda bile bu fiberlerin neredeyse mükemmel, çok düzgün kare hücreler, çapraz destekler ve kafesin yüzey sırtlarını oluşturacak şekilde nasıl bir araya getirildiklerini hayal edemiyorum… Bu cam iplikleri bükebilir, döndürebilirsiniz, ancak muhtemelen uyguladığınız gücün enerjisi tutkalın içinde dağıldığı için kırılmayacaklardır.127

Aizenberg, Nature dergisindeki inceleme yazısında ise, süngerdeki cam ipliklerin sağlamlığını şöyle tarif etmektedir:

Doğa, çok güçlü yapı malzemelerinin sayısız örnekleriyle bilim adamlarını ve mühendisleri büyüler. Bu malzemeler, genellikle nanometreden çıplak gözle görülen ölçülere kadar kompleks hiyerarşik bir organizasyon sergilerler. Her yapısal düzey, ortaya çıkan tasarıma mekanik dayanıklılık ve sağlamlık açısından katkı sağlar… Cam, kırılganlığına rağmen biyolojik dünyada yapı malzemesi olarak yaygın şekilde kullanılır… Silisli süngerlerdeki spiküllerin, benzer boyutlardaki kırılgan, sentetik cam çubuklara kıyasla, olağanüstü esneklik ve dayanıklılık gösterdikleri belirlenmiştir.128

Venüs süngeri için, Science dergisindeki bir makalede,”biyologları ve malzeme geliştiren bilim adamlarını şaşkınlığa uğratan ve ileride biyolojiden esinlenerek geliştirilecek proje ve malzemeler için notlar aldıran cam kafesler inşa ediyor” denilmekte ve şu ifadelerle devam edilmektedir:

Kafes şeklindeki çalışma her iki karede bir, en kuvvetli kafesi en az maliyetle elde etmeye yardımcı olacak çapraz kirişlerle güçlendirilir. Çapraz kirişlerin sayıları ve yerleşimleri, mühendislerin maksimum dayanıklılığı elde etmek için gerekli minimum desteği hesaplamakta kullandıkları denkleme uygundur. 129

Ayrıca bilim adamları Venüs süngerinin dayanıklı cam özelliğinin insanların ürettikleri cam ile karşılaştırıldığında çok daha üstün kalitede olduğunu vurgulamaktadırlar. Bunları haber yapan yayınların bir kısmının başlıkları şöyledir:

“Sünger, İnsan Yapımı Fiber Optiklerden Daha İleride” (USA Today) , 130

“Camsı Süngerin Fiber Optikleri İnsan Yapımı Olanlardan Daha İyi” (San Francisco Chronicle) , 131

“Deniz Süngeri Daha İyi Fiber Optik Kablolar İçin İlham Veriyor” (Scientific American)132

Kuşkusuz bu canlının hayret uyandıran mimari yeteneği, Yüce Allah’ın üstün ilim ve sanatının bir tecellisidir. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:

Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O’dur; bu O’na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde en Yüce misal O’nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Rum Suresi, 27)

Darbelere Karşı Sağlamlık Kazandıran Muhteşem Yapı

Venüs süngerinin yapısında göze çarpan ilk özellikler silindirik olması ve bu silindirin duvarlarındaki ızgara benzeri yatay ve düşey kirişlerdir. Kirişlerin kesiştiği yerler ise camdan çimentoyla sertleştirilmiştir. Bu üç boyutlu silindir yapı, bir darbe aldığında süngeri ezilmekten korur.

Bu muhteşem yapı elektron mikroskobunda incelendiğinde, mikrometre ölçeğindeki her kirişin, çok sayıda daha ince silindirlerin birleşmesiyle oluştuğu görülür. Bu paralel silindir demetleri, tek bir silindir yapıdan çok daha kuvvetlidir. Çünkü her silindir, organik tutkalla yapıştırılmış iç halkalardan oluşur. Bu halkalar tıpkı bir ağaç kesildiği zaman ortaya çıkan eşmerkezli ağaç halkalarına benzer. Halkalar silindirin merkezine doğru daha kalınlaşır. Nitekim dış halkalar kabaca 0,2 mikrometreyken iç halkalar yaklaşık 1,5 mikrometre kalınlığa ulaşır. Bu yapı ise süngeri neredeyse kırılmaz hale getirir.

Science dergisi yazarı, California Üniversitesi’nden James Weaver, bu canlılardaki üstünlüğe şöyle değinmektedir:

Bu iskelet sisteminin inşasında süngerin kullandığı temel mühendislik tasarım prensiplerinin sayısı olağanüstüdür… Anatomilerindeki yalınlığa rağmen, süngerler bilinen en kompleks ve çeşitli iskelet sistemlerini oluşturabilmektedir. 133

Normal bir cam çubuk kolaylıkla çatlar, çünkü darbe çubuğun diğer bölgelerine de iletilir. Fakat Venüs süngerinin tabakalı cam çubuğuna uygulanan herhangi bir darbe, tabakalar arasındaki organik tutkal içinde yok edilir. Bu şekilde silindirin ince dış tabakalarından bir tanesindeki çatlağın, diğer tabakalara doğru ilerlemesi ve camsı yapının kırılması engellenmiş olur. Venüs süngerinin oluşturduğu bu yapı, büküp kıvırsanız bile büyük bir olasılıkla kırılmayacak ve bozulmayacaktır; çünkü uyguladığınız kuvvet tutkalın içinde dağılarak yok edilecektir. Dolayısıyla süngerlerin fiberleri -cam çubukları- insan yapımı fiberlerden çok daha esnektir; hatta hiç kırmadan onlara bir düğüm atmak dahi mümkündür.134

Bazı bilim adamları süngerleri hayvan grubu içinde değerlendirirken bazıları da özel hücre grupları olarak tanımlar. Bilim adamlarını bu şekilde düşünmeye iten neden ise süngerlerin kalp, karaciğer, beyin gibi çeşitli organlara sahip olmamalarıdır. Süngerler söz konusu yapılara sahip olmamalarına rağmen, olağanüstü derecede kompleks ve farklı iskelet sistemine sahiplerdir. İşte bu özellikleriyle süngerler, Darwinistlere meydan okumakta, evrim teorisini geçersiz kılmaktadırlar. Dolayısıyla süngerler Darwinistlerin iddia ettikleri gibi ilkel canlılar değil; kendilerine has üstünlükleri olan benzersiz canlı türleridir. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz canlıların yaratılışı ile ilgili şöyle buyurmaktadır:

Göklerin ve yerin yaratılması ile onlarda her canlıdan türetip-yayması O’nun ayetlerindendir. Ve O, dileyeceği zaman onların hepsini toplamaya güç yetirendir. (Şura Suresi, 29)

Okyanus Derinliklerindeki Işık Kaynakları

Derin sular, derin karanlıkların hüküm sürdüğü ortamlardır. Oraya ulaşan tek bir zerre güneş ışığı parçası bile yoktur. Ancak bu canlılar, özel yaratılışın göz kamaştırıcı bir delili olarak farklı bir kaynaktan ışıklarla donatılırlar. Derin sularda yaşayan canlılar için tek ışık kaynağı, ışık saçan organizmalardır.

Venüs süngeri de derin deniz canlıları için bir deniz altı lambası rolü üstlenmiştir. Venüs süngerinin fiber optik kablolara benzeyen cam iplikleri, insan yapımı olanlarla karşılaştırıldığında ışık iletimi açısından da çok daha üstün kalitededir. Yüce Allah’ın benzersiz aklının eseri olan bu kablolar, insan yapımı olanlardan şu temel özelliklerle ayrılır:

* Venüs süngerinin lens benzeri uzantıları vardır. Bunlar ışık toplama verimliliğini artırır. Bu da silindirik kafes şeklindeki iskeleti çevreleyen taç benzeri cam liflerden oluşan fiber optik yapıyı ışıklandırmada daha etkili hale getirir.

* Venüs süngerinin fiber kabloları ışığı çok iyi iletirler; çünkü bünyelerine sodyum iyonlarını katabilirler. Sodyum, süngerin fiberlerine müthiş bir esneklik verir ve kırılmalarını engeller. Venüs süngerinin fiber kabloları, DNA’sında şifreli olan proteinler tarafından düşük sıcaklıkta ve okyanus basıncında üretilir. Ancak suni optik fiberler, camı eritecek yüksek ısılarda yapılır ve sodyum iyonunun eklenmesi fiberlerin camsı yapılarını kaybetmelerine neden olur. Bu nedenle insan yapımı optik fiberler kırılgan ve daha az kullanışlıdır.135

Dr. Joanna Aizenberg, günümüz teknolojisinin sünger karşısındaki yetersizliğine şöyle dikkat çekmektedir:

Teknolojinin karşı karşıya kaldığı zorluklardan biri de cam yapının, optik özelliklerini geliştiren katkı maddeleriyle doldurulmasıdır. Cam fiberlerin içerisine doğanın yaptığı gibi düşük ısılarda sodyumu nasıl depolayabileceğimizi tam olarak anlayabilirsek, bütün özellikleri kontrol edebiliriz. 136

Venüs Süngeri Yüce Allah’ın Yaratma Sanatının Sayısız Örneklerinden Biridir

Bilim adamları süngerin bu dayanıklı silindirik cam kafes sisteminin ve ışıldayan fiber optik kablolarının nasıl oluştuğunu “esrarengiz bir durum” olarak ifade ederler. Evrimcilere göre bu özel dayanıklı yapının oluşumunda sözde şuursuz atomlar ve proteinler başrolü oynamıştır. Oysa ki böyle bir şey mümkün değildir. Böyle mükemmel bir sistemin çok daha basitini oluşturabilmek için uzun yıllar boyunca eğitim gören bilim adamları, karmaşık matematik hesapları içeren mühendislik tasarımları hazırlamaktadırlar. Venüs süngeri ise bu muhteşem yapıyı Yüce Allah’ın ona ilham ettiği biçimde, ilk yaratıldığı günden beri inşa etmektedir. Smithsonian Ulusal Doğal Tarih Müzesi’nden sünger uzmanı Klaus Ruetzler, cam süngerinin fiberleri için “Bu muhtemelen evrimsel bir çıkmaz.” 137 demektedir.

Süngerler, fosil kayıtlarında yarım milyar yıldan daha öncesine kadar uzanan eski ve mükemmel bir canlı grubu olarak, evrimci iddialara meydan okumaktadır. Süngerlerdeki bilim adamlarını hayranlık içinde bırakan kusursuz yapılar, Yüce Rabbimiz’in üstün yaratışının örneklerindendir. (www.yeryuzumucizesi.com)

Okyanusun Derinliklerindeki Fiber Optik Teknolojinin Bir Başka Örneği

Kök süngeri de denilen Rossella Racovitzae adlı su süngeri, insanoğlunun en yeni teknolojilerde kullandığı fiber optikten yapılmış uzantılara sahiptir. Fiber optik, ışığı iletmede çok etkili bir malzemedir. Lazer ışınlarının fiber optik kablosundan geçirilmesiyle elde edilen iletişim imkanı, normal malzemeden yapılmış kablodakilere göre çok fazladır. Öyle ki, saç teli kalınlığında 100 tane fiber optik kablonun yanyana getirilmesiyle oluşan kablo kesitinden, 40.000 ayrı ses kanalı geçirilebilmektedir.

Antarktika kıyılarının derinliklerinde yaşayan bu sünger türü, fotosentez yapabilmek için ihtiyacı olan ışığı, fiber optikten yapılmış olan diken şekilli uzantıları vesilesiyle kolayca toplamakta ve çevresi için de bir ışık kaynağı olmaktadır. Bu sayede hem kendisi hem de bu süngerin ışık toplama yeteneğinden faydalanan başka canlılar hayatta kalabilmektedir. Aynı ortamda yaşayan tek hücreli yosunlar da bu süngere yapışmakta ve yaşamaları için gereken ışığı buradan elde etmektedirler.

Antarktika kıyılarının 100 ila 200 metre derinliklerinde, kalın buz kütlelerinin altında, neredeyse zifiri karanlık denebilecek bir ortamda yaşayan bir canlı için güneş ışığını yakalamak, canlının hayatını sürdürebilmesi açısından son derece büyük bir önem taşır. Canlının bu sorunu çözebilmesi, ışığı en etkili şekilde toplayan fiber optik uzantılarla donatılmış olması sayesinde mümkün olmaktadır. Bu, Rahman ve Rahim olan Yüce Allah’ın bu canlılara lütfu ve ikramıdır. Kuşkusuz ki Allah, Güneş’i yarattığı ve onu aydınlık ve ısı için sebep kıldığı gibi, derin denizlere de bu ışığı ulaştırmaya kadirdir. Allah’ın oradaki canlılar için farklı bir ışık kaynağı yaratmış olması aynı zamanda da, O’nun yüce sanatını daha iyi görebilmemiz ve takdir edebilmemiz içindir. Yüce Allah bir ayetinde şöyle bildirir:

De ki: “Gördünüz mü söyleyin; Allah, kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah’ın dışında size aydınlık verecek İlah kimdir? Yine de dinlemeyecek misiniz?” (Kassas Suresi, 71)

Bilindiği gibi fiber optik teknolojisi son yüzyılın en ileri teknolojilerinden biridir. Japon mühendisler bu teknolojiyi güneş ışığını gökdelenlerin ışık almayan bölümlerine aktarmada kullanırlar. Gökdelenlerin çatısına yerleştirilen dev mercekler, güneş ışığını fiber optik ileticilerin ucuna odaklar. Fiber iletkenler vasıtasıyla da güneş ışığı, binanın en karanlık noktalarına kadar ulaştırılır.

Yüksek teknolojiye sahip endüstrilerde imal edilen fiber optik maddesinin, derin denizlerde süngerler tarafından 800 milyon yıldan beri kullanılması bilim adamlarını da hayrete düşürmektedir. Washington Üniversitesi’nde mekanik mühendisi olan uzman Ann M. Mescher bu gerçeği şöyle ifade eder:

Bu fiberleri düşük ısılarda, böylesine eşsiz mekanik ve mükemmel optik özelliklerle üreten bir canlının var olması olağanüstü etkileyicidir. 138

Washington Üniversitesi’nde profesör ve aynı zamanda metalurji mühendisi olan Brian D. Flinn ise, bu süngerdeki üstün yapıyı şöyle tarif eder:

Bu, önümüzdeki 2 ya da 3 sene içinde (insanların) telekomünikasyona geçirecekleri türden bir şey değil, bu önümüzdeki 20 yılda ortalarda görülemeyecek bir şey. 139

Bütün bunlar bize, doğanın ve içindeki canlıların insanlar için çok sayıda örnek barındırdığını göstermektedir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar yaratmış olan Allah, tüm bu canlıları insanların öğüt alıp düşünmeleri için çeşitli üstün özelliklerle var etmiştir. Allah ayetlerinde şöyle buyurmaktadır:

Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru. (Al-i İmran Suresi, 190-191)

Süngerlerin Savunma Sistemleri, Günümüz Tıbbına Işık Tutmaktadır

Antarktika okyanusunun derinliklerinde yaşayan birçok omurgasız hayvan yiyeceklerini, suda bulunan besinleri süzerek elde eder. Bu canlılardan olan süngerler Antarktika denizlerinde yaşayan, en büyük canlı grubudur. Süngerlerin de renkli denizyıldızları ve denizhıyarları gibi düşmanları vardır. Deniz dibinde sabit yaşayan bir canlı için bu düşmanların varlığı ciddi birer tehlike gibi görünebilir. Fakat her şeyi en mükemmel ve kusursuz şekilde yaratan Allah, muhteşem sanatını bu canlılarda da bir defa daha gözler önüne sunmaktadır. (www.biyomimetik.imanisiteler.com)

Süngerler çeşitlerine göre kendilerini düşmanlarından koruyacak çok değişik özelliklere sahiptirler. Dikenli süngerlerin, koruma olarak uzun dikenleri vardır; tehlikeyle karşılaştıklarında hemen bu dikenlerini ortaya çıkarırlar.

Süngerlerin bir bölümü ise zehirli kimyasal bileşikler üretir. Zehir, süngerlerin avcılardan korunmalarını sağlayan bir savunma aracıdır. Süngerlerin bu zehirli kimyasal salgıları, onları yalnızca avcılardan korumakla kalmaz; saldırgan kabuklu hayvanlara karşı da bir savunma oluşturmalarını sağlar.

Kırmızı, yeşil renkli süngerlerle kaktüs süngerleri, denizyıldızlarını ve diğer tehlike oluşturan hayvanları caydıracak kimyasal bir sıvı salgılarlar.140 Örneğin parlak renkli Antarktika süngeri, pigmentlerini bu tür bir savunma yöntemi olurak kullanır. Süngerlerin zehirli kimyasal bileşikler bakımından zengin olduğunu keşfeden, deniz bilimi Scripps Enstitüsü’nden Prof. John Faulkner’a, bunu nasıl keşfettiği sorulduğunda şöyle bir yanıt vermiştir:

Su altındaki kayalıklara indiğimizde, iyi korunmayan, yumuşakçalar tarafından yenmeyen canlıların, temel bir kimyasal korunma mekanizmasıyla yaşamlarını sürdürebileceklerini fark ettik. Bu organizmalar, bir kabuk ya da iğne yardımıyla ya da kaçarak korunmaya çalışmaktan çok, kendilerini kimyasal yollarla savunuyorlardı. 141

Burada kimyasal silah üreten, laboratuvarda çalışan bir bilim adamı değil, bir deniz süngeridir. Elbette hiçbir akla, şuura sahip olmayan bir canlının kendini kimyasal yolla savunmayı düşünebilmesi ve bu hedefe yönelik kimyasalları üretebilmesi mümkün değildir. O da diğer tüm canlılar gibi Yüce Rabbimiz’in ilhamıyla hareket etmektedir.

Süngerlerin Tıp Alanında Kullanımı

Süngerlerin savunma mekanizması olarak kullandıkları kimyasal silahlar, günümüzde tıp alanında birçok buluşa ışık tutmaktadır. İnsanlığın binlerce yıldır yararlandığı süngerlerin, günümüzde en önemli kullanım alanı ilaç endüstrisidir. Süngerlerin ürettiği zehirler, insan vücudundaki çeşitli sistemleri farklı şekillerde etkiler ve doğru miktarda kullanıldıklarında bu zehirler, ilaç etkisi göstererek tedavi edici özellik kazanırlar.

Yapılan araştırmalarda bir sünger türünde bulunan ve AS-2 adı verilen molekülün, kanserin ilerlemesine yol açan hücre bölünmesini engellediğine ilişkin sonuçlar elde edilmiştir. Daha sonra yapılan araştırmalarda da benzer sonuçlar alınmış ve;

– Dysidea frondosa adlı Pasifik süngerinden elde edilen bir bileşiğin ateş düşürücü,

– Phahertis simplex adlı sünger türünün ürettiği kimyasal bileşiklerinse organ naklinden sonra vücutta ortaya çıkabilecek olumsuz tepkileri azaltıcı etkilere sahip olduğu saptanmıştır.

Süngerlerin, kalp-damar, mide-bağırsak hastalıklarını ve tümör oluşumunu engelleyen kimyasal bileşikleri ilaç yapımında kullanılmaktadır. Bakterilerle beslenen süngerlerin, bakterilere karşı çok güçlü bir bağışıklık sistemleri olduğunu fark eden bilim adamları, bu antibiyotik etkiyi insan sağlığı yararına kullanmanın yollarını da bulmuşlardır.

Süngerler, bir tür kimyasal savaş ile vücutları üzerinde omurgasızların büyümelerini engeller; parazit ve mikropları uzaklaştırırlar.142 Süngerlerin ürettikleri toksik savunma kimyasalları, aynı zamanda önemli hastalıklardan kanser, AIDS, tüberküloz, bakteriyel enfeksiyon ve kistik fibrozla savaşma potansiyeline de sahiptir. Bugün Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün süngerlerden elde ettikleri, kansere karşı etkili birçok ilaç mevcuttur.

Süngerler diğer deniz omurgasızlarına göre en doğal kimyasal kaynaklardır ve bu bileşenlerin çoğu biyoaktif özelliklere (anti-tümör, ateş düşürücü, anti-virütik ve anti-mikrobik) sahiptirler. Nitekim bilim adamları süngerlerin immüno süpresif (savunma sistemini baskılayan), anti-enflamatuar (enfeksiyon önleyici), anti-kanser, antibiyotik ve analjezik (ağrı kesici) etkisi olan maddelere sahip olmalarından dolayı, yeni ilaçların üretimi için klinik çalışmalara devam ettiklerini belirtmişlerdir. (www.guncelyorumlar.com)

Avustralya Deniz Araştırmaları Kuruluşu (AIMS) yetkilileri, süngerlerden elde edilen maddelerin sağlam hücrelere zarar vermeden, bir veya iki tip kanser hücresini yok ettiklerini açıklamışlardır. Bu kuruluşta görevli Lyndon Llewellyn, özellikle göğüs kanseri veya kan kanserine karşı potansiyel etki gösteren organizmalar belirlediklerini ifade etmiştir.143

Öte yandan “denizlerdeki mikropların yararlarının henüz keşfedilmediğine” işaret eden “National Sea Grant” adlı kuruluşun sözcüsü Linda Kupfer, eklem enflamasyonu ve kansere karşı etkili bu tür ilaçların yakında piyasaya çıkabileceğini söylemiştir. “Okyanuslardaki canlı organizmaların, milyonlarca yıldır kendilerini hastalıklardan korumak amacıyla kimyasal savunma yöntemleri kullandıklarını” belirten California Scripps Enstitüsü yetkilisi William Fenical ise, ilaç firmalarının, şimdiye kadar karada yetişen bitkilerden yararlanarak antibiyotik, ağrı kesici ve kanser ilacı ürettiklerini, ancak bu kaynakların artık tükendiğini belirtmiştir. Florida Okyanus Araştırmaları Enstitüsü’nden Shirley Pompani’ye göre ise, bir süngerin, içine giren bir parazitin hızla üreyen hücrelerini öldürmek için başvurduğu kimyasal savunma yöntemi, çok yakında insan vücudundaki kanserli hücrelerin yok edilmesinde kullanılabilecektir. 144

Çok açıktır ki bu canlı insanların hizmetine özel olarak sunulmuş ve hem kendi türünü devam ettirmesini hem de insanlığa hizmet etmesini sağlayacak özelliklerle yaratılmıştır. İşte süngerleri de diğer tüm canlılar gibi sahip oldukları mükemmel özelliklerle donatan Yüce Allah’tır. Bu gerçek bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:

Kendinden (bir nimet olarak) göklerde ve yerde olanların tümüne sizin için boyun eğdirdi. Şüphesiz bunda düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Casiye Suresi, 13)

Süngerden Hastalıklara Çözüm Arayışları

Önceleri yalnızca banyo ve mutfaklarda temizlik malzemesi, boya fırçası vs. olarak kullanılırken, süngerler bugün artık biyokimya laboratuvarlarında ve ilaç endüstrisinde önemli araştırmalara konu olmaktadır. İlaç endüstrisi yeni antibiyotikler ve kanser ilaçları geliştirme amacıyla sünger toksinleri üzerinde çalışmaktadır.

Akıl ve şuurdan yoksun bu canlıların, bilim adamlarının laboratuvarlarda uzun çalışmalarla geliştirmeye çalıştıkları ilaçları kendi vücutlarında üretmeleri, hiç şüphesiz onları, sahip oldukları mükemmel özelliklerle yaratan Yüce Rabbimiz’in üstün yaratma sanatını gözler önüne sermektedir. Kuran’da şöyle bildirilmektedir:

Ellerimizin yaptıklarından kendileri için nice hayvanları yarattığımızı görmüyorlar mı? Böylece bunlara malik oluyorlar. Biz onlara kendileri için boyun eğdirdik; işte bir kısmı binekleridir, bir kısmını(n da etini) yiyorlar. Onlarda kendileri için daha nice yararlar ve içecekler vardır. Yine de şükretmeyecekler mi? (Yasin Suresi, 71-73)

Etobur Sünger: Asbestopluma Hypogea

1994 yılında keşfedilen bir tür olan Asbestopluma hypogea isimli, boyutu başparmak tırnağından biraz daha büyük olan bu süngerin, beyaz oval vücudundan çıkan çok sayıda uzantısı vardır.

Bu uzantılar mikroskobik küçüklükte kancalı iğnelerle kaplıdır. Bu kancalı iğnelerden dolayı, süngerin vücudu ve uzantıları yapışkanlı gibidir. Av ne kadar çok kurtulmak için mücadele ederse, bu kancalara o kadar çok yapışır. Örneğin bir deniz kabuklusu yakalanır yakalanmaz süngerin hücreleri harekete geçer ve av 24 saat içinde tamamen sünger hücreleri ile kaplanmış olur.

Süngerin hücreleri et parçalarını emerek kendi sitoplazmalarına geçirirler. Yiyeceği sindirebilmeleri içinse, süngerlerin hareket etmeleri gerekmektedir.145 Hiçbir organı olmamasına rağmen, çok farklı bir yöntem kullanarak et sindirebilen 2 cm boyundaki bu canlı, Allah’ın yaratmasındaki sayısız çeşitlilikteki örneklerden sadece biridir.

Advertisements

Elektrikli Balıklar Mucizesi

Leave a comment

Hayvanlar dünyasında çok farklı algılara sahip olan canlılar vardır. Kimileri çevrelerindeki ısı alanlarını görür, kimileri manyetik alanları hisseder, kimileri ise bu bölümde verilecek örneklerde görüleceği gibi dış dünyayı algılama aracı olarak elektriği kullanır. Bir kısım deniz canlıları, Yüce Allah’ın dilemesiyle vücutlarında elektrik üreterek, etraflarını bir radar sistemindeki gibi görebilir; elektriği düşmanlarını etkisiz hale getirmek ya da avlanmak için kullanabilirler.

Canlıların yaşamsal faaliyetleri, ısının dışında çevrelerinde elektriksel enerji alanları oluşmasına sebep olur. Hava yalıtım sağladığı için karada yaşayan canlılar arasında elektrik değişimlerini fark etmek zordur. Ancak su, iletken bir ortam meydana getirdiği için, elektriksel akımlar vücut dışına kolaylıkla sızar. Böylece canlılar çevrelerine sinyal yayarlar. Bu nedenle elektriği hissedebilen canlıların hepsi suda yaşarlar. 146

İnsan da dahil olmak üzere, canlılarda oluşan ya da özel olarak üretilen elektrik akımına “biyoelektrik” denir. Ancak insan, bu elektriği yönlendiremez ve kendi yararına kullanmak için onu kontrol altına alamaz. Söz konusu canlılar ise, vücutlarındaki elektrik akımını -kendileri olumsuz yönde etkilenmeden- düşmanlarına karşı silah olarak kullanabilirler. Bu canlıların ürettiği elektrik gücü ortalama 350 volttan fazladır. Ancak elektrikli yılan balığında olduğu gibi 600-800 volt gibi çok daha yüksek gerilim üreten balıklar da vardır. Evlerde kullanılan ampullerin çalışması içinse sadece 220 volt gerekir.

Doğada yüksek elektrik yükleriyle silahlandırılmış olan balıkların yanı sıra, çok düşük sinyaller yayan balıklar da vardır. Bu balıklar 2-3 voltluk zayıf elektrik sinyallerinden bir duyu organı gibi faydalanırlar. Bunlardan bir kısmı hayvanların oluşturduğu elektrik alanlarını hissederken, bir kısmı görüş gücü düşük sularda avlarının yerini tespit etmek için kendilerine elektriksel bir alan oluştururlar.

Bu sistemin detaylarına değinmeden evvel, şu gerçekleri düşünmekte fayda vardır. İnsan gelişmiş imkanlara ve bunları kullanabilecek akla sahip olmasına rağmen, böyle bir sistemi vücudunda oluşturarak kendi yararına kullanmaktan acizdir. Üstelik karşısında çok sayıda örnek olmasına rağmen… Üstün bir teknoloji ve yüzyılların bilgi birikimini kullanarak ancak radar sistemi, elektrik jeneratörleri, elektroşok aletleri, elektrik pilleri gibi çeşitli cihazlar üretebilmiştir. Bu sistemlerin oluşturulması için ise, olağanüstü emek, bilgi ve maddi kaynak kullanılmıştır. Bu teknoloji ürünlerinin hiçbiri -tüm malzemeleri mevcut dahi olsa- tesadüf eseri birleşerek fonksiyon sahibi olabilecek cihazlar değildir. Çünkü bunların her biri, belli bir amaç için, belli bir düzenle ve ilmi prensipler doğrultusunda yapılırlar. Değil tesadüfen var olmaları, bu konuda uzman olmayan herhangi bir kişinin dahi bu cihazları yapması mümkün değildir.

Şu durumda açıktır ki, konuya dürüstçe yaklaşan bir kimse, insan ürünü taklitlerinden çok daha mükemmel olan canlılardaki bu sistemlerin, asla tesadüf eseri var olamayacaklarını, muhteşem bir akıl ve sanat ile yaratılmış olduklarını rahatlıkla anlayabilecektir. Canlılardaki bu üstün sistemler, insanların Yaratılışı görmeleri ve anlamaları için var edilmiş birer işarettirler. Yüce Rabbimiz bu gerçeği ayetinde şöyle bildirmiştir:

Gerçekten, gece ile gündüzün art arda gelişinde ve Allah’ın göklerde ve yerde yarattığı şeylerde korkup-sakınan bir topluluk için elbette ayetler vardır. (Yunus Suresi, 6)

Bir başka Kuran ayetinde de Yüce Allah insanları, gördükleri bu gerçeği örtüp gizlememeleri konusunda şöyle uyarmaktadır:

Hakkı batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz. (Bakara Suresi, 42)

Üretilen Elektrik Nasıl Olur da Balığın Kendisine Zarar Vermez?

Elektrik, bakır gibi iletken bir telin manyetik bir alan içinde hareket ettirilmesi ile üretilir. Elektrik jeneratörü de, iletken tellerin mıknatıs içinde dönmesiyle elektrik akımı üreten bir makinedir. Evlerde, iş yerlerinde, endüstride gereksinim duyulan büyük miktardaki elektrik enerjisini elde etmek için, elektrik jeneratörlerini çalıştıracak büyük güç santrallerine ihtiyaç duyulur. Hidrolik ya da nükleer santrallerde üretilen elektrik enerjisinin, ne denli kapsamlı ve karmaşık bir süreç sonucunda elde edildiği düşünülürse; canlıların elektrik üretimini, denizin metrelerce altında başarmaları daha da şaşılacak bir durumdur. Üstelik canlılar ürettikleri yüksek voltajlı elektriğe rağmen, kendi bedenlerine hiçbir zarar vermezler.

Su ve elektriğin bir araya gelmesi, bilindiği gibi can güvenliği için büyük bir tehlike oluşturur. Oysa doğadaki bazı balıklar için durum çok farklıdır. Onlar suda yaşarlar ve ürettikleri elektriği kendi güvenlikleri için kullanırlar. Örneğin oldukça kısa bir sürede güçlü bir enerji açığa çıkaran yılan balıklarının kendi ürettikleri enerjiden kendilerinin çarpılmaması olağanüstü bir mucizedir. Suda yaşayan bir canlının elektrik üretmesi, üstelik bu elektriği kontrollü bir biçimde kendini savunmak, avını yakalamak, görüş gücü elde etmek gibi birçok farklı amaçlar için kullanması, Rabbimiz’in yaratmasındaki çeşitliliğin ve üstünlüğün örneklerindendir.

Peki su gibi çok iletken bir ortamda yaşayan bir yılan balığı, ürettiği yüksek voltajlı akımdan neden etkilenmez? Bu sorunun yanıtı şöyle özetlenebilir; çok kısa bir sürede çok güçlü enerji üretebilen elektrikli yılan balığı, eğer bir su canlısı olmayıp karada yaşayan bir canlı türü olmuş olsaydı; açığa çıkardığı elektrik akımı 1 ampere yakın bir miktar olurdu. Bu da canlının vücudunu, 500 voltluk bataryaya denk kılardı. Fakat, fazladan çıkış noktası sağlama özelliği sayesinde su, akımın şiddetini azaltmakta ve makul bir oranda tutmaktadır. Bu canlıların özel yapıdaki, kalın yağlı derileri ve sinirleri etrafındaki doku, yalıtım sağlayarak suyun içinde elektriğin kısa devre yapmasını engeller.147

Her canlıyı yaşadığı ortamın koşullarına en uygun ve en dayanıklı şekilde yaratan Yüce Allah’tır. Kuran’da bildirildiği gibi “Allah her şeyin üzerinde koruyucudur” (Nisa Suresi, 85) ve “O’nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur”. (Şura Suresi, 11)

Canlılardaki Elektrik Jeneratörleri

Elektriğin hissedilebilmesi için iletken bir ortamın yanı sıra, bunu fark edebilecek özel bir donanıma da sahip olmak gerekir. Gerek denizde, gerek tatlı sularda yaşayan 200’ü aşkın balık türünde savunma ya da saldırı amacıyla büyük elektrik boşalmaları oluşturabilen özel “biyoelektrik organları” bulunur. Uyuşturanbalığıgiller (Torpedo) familyası, elektrik organlarında ürettikleri elektriği, avlarını uyuşturarak hareketsiz hale getirmek ya da öldürmek amacıyla kullanır ve bilinen en güçlü elektrik organlarına sahiptirler.

Balıklar küçük bedenlerindeki yüksek elektriği sadece savunma amacıyla kullanmazlar. Bazı balıklar biyoelektrik organlarını, başka balıkların varlığını sezmek amacıyla duyu organı olarak kullanırlar. Aynı zamanda karanlık sularda yönlerini tayin etmede de büyük önem taşıyan elektrik, cisimleri görmeden hissetmelerini sağlar. Böylece balıklar nesnelerin şekillerini ve diğer cisimlerine göre konumunu, bir başka duyuya ihtiyaç duymadan, sadece elektrik alıcılarıyla tespit edebilirler.

Köpek balıklarının (Mustelus mustelus) ve uyuşturanbalığıgillerin (Torpedo), her metrede 0.01 mikrovolt gibi çok zayıf elektrik alanlarını algılayabilecek duyarlılıkta organları vardır. Bazı balıkların organları, deniz suyundaki kendi dışlarında oluşan elektrik alanlarını algılarken, bazıları da kendilerinin oluşturdukları elektrik akımını algılayarak çevrelerine ilişkin bilgi edinirler.

Balık, sinyaller halinde yaydığı elektrik yükünü kuyruğunda yer alan özel bir organda üretir. “Elektrik üretici” denilen bu organ bir enerji kaynağı gibi işlev görür. Burada üretilen elektrik yükü, hayvanın gövdesinin arka bölümüne dağılmış olan binlerce delikten, sinyaller halinde yayılır. Bu elektrik sinyalleri balığı çevreleyen suda anlık bir elektrik alanının oluşmasına neden olur. Sinyaller balığın yakınındaki katı cisimlere çarptıklarında elektriksel alanın biçiminin bozulmasına neden olurlar. Balık bu bozulmaları hemen tiplerine göre yorumlayarak, çevredeki nesnelerin büyüklüğü, iletkenliği, uzaklığı ve hareketi hakkında bilgiler edinir.148

Öyle ki, suyun içindeki canlıların yaydığı elektrikle, taşlar arasındaki ayrımı yapmakta ve çevrelerindeki elektriksel alanların toplamından bir görüntü elde etmektedirler. Örneğin kayalar siyah şekiller olarak gözükür; çünkü onların yalıtım özellikleri elektrik akımına bir engel olarak davranır. Yüksek iletkenliğe sahip olan bitkiler parlak bir alan oluştururlarken, metal nesneler ise kızaran ampuller gibi göz kamaştıran bir fark meydana getirirler. (www.darwininbilmedikleri.com)

Elektrik alanı ile çevreyi görme, balıkların sinyal gönderme aralıklarına da bağlıdır. Eğer balık devamlı değil de, belirli aralıklarla elektrik sinyali gönderiyorsa, tıpkı flaşlı fotoğraf makinesindeki gibi anlık, donmuş fotoğraflar meydana gelir. Bu sinyallerin frekansı arttığında ise, balıklar daha seri bir görüntü elde ederler. Örneğin Afrika elektrik balığı, dünyayı her 20 saniyede bir görür. Ancak Güney Amerika türü elektrik balığı saniyede 50 kere sinyal göndererek, neredeyse devamlı bir görüntüye sahiptir.149

Günümüzde yapılan çalışmalar neticesinde balıkların elektrik duyularının, tahmin edilenden daha keskin olduğu bilinmektedir. Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesi’nden sinirbilimci Curtis Bell, elektrikli balıkların insan beynindeki gibi şekilleri tespit eden ve karşılaştıran bölgesi olmadığı halde, üç boyutlu elektriksel bir dünya algıladıklarını açıklamaktadır.150 Kısacası balığın vücudunda, çevredeki elektrik alanının dağılımını bir radar gibi sürekli görüntüye dönüştüren bir sistem vardır. İnsanların kullandıkları sınırlı güçteki radarların bile, üst teknoloji ürünü kompleks aygıtlar oldukları düşünüldüğünde, balığın vücudundaki bu sistemin harikalığı daha da ortaya çıkar. Kuran’da bir ayette şöyle bildirilmektedir:

Göklerin, yerin ve içlerinde olanların tümünün mülkü Allah’ındır. O, her şeye güç yetirendir. (Maide Suresi, 120)

Elektrik Sinyalleriyle İletişim

Her elektrikli balık türünün kendine özgü bir sinyali vardır. Hatta her insanın kendine has sesi olması gibi, aynı türün bireyleri arasında da bazı farklılıklar vardır. Elektrikli balıklar, karşılarındaki balığın yaydığı sinyalden onun dişi mi, erkek mi olduğunu anlayabilirler ve bu dalgalar aracılığıyla iletişim kurarlar. Aynı türün üyeleri aynı tip dalgalar kullanırlar. Toplu halde yaşadıklarından, olası bir iletişim karmaşasına karşı tedbir olarak yaydıkları dalgaların frekansını değiştirirler. (Bu özel sistemin detaylarına bir sonraki başlıkta yer verilmektedir.)

Elektrik sinyalleri balıkların yaşlarıyla ilgili bilgileri de kapsar. Yumurtadan yeni çıkan bir elektrikli balığın sinyalleri yetişkinlerden çok farklıdır. Sinyaller doğumu izleyen on dördüncü güne dek bu “çocuksu” biçimlerini korur, daha sonra erişkin balığın normal sinyallerine dönüşür. Yeni doğmuş balıklara özgü olan bu sinyaller, balıkların iç içe olan analık-babalık davranışlarının düzenlenmesinde önemli rol oynar. Örneğin erkek balık, yüzlerce balık arasında kaybolan yavrusunu, sinyallerinden tanıyarak yuvaya geri getirebilir. Balıklar, cinsiyet ve yaşla ilgili bilgilerin yanında, daha kompleks olan başka bilgileri de yine elektriksel sinyallerle ulaştırabilirler. Elektrikli balık türlerinin tümünde korkutma mesajları, frekansın birdenbire artması ile verilir. Örneğin normal zamanlarda 10 hz.’lik (saniye başına 10) sinyal yayan Mormyridae cinsi balıklar, bazen kısa bir süre içinde, yayma ritimlerini 100-120 hz.’e ulaşıncaya kadar hızlandırabilirler. Hareketsiz bir Mormyridae, yaydığı korkutucu elektriksel sinyalleri ile düşmanına, onun üzerine saldırmak üzere olduğunu bildirir. Bu davranış, saldırıya hazırlanan birinin yumruğunu sıkması gibidir.

Bu korkutma sinyali çoğu zaman karşı tarafı caydıracak kadar etkilidir: Düşman, kısa bir süre için kendi sinyalini keserek baş eğdiğini gösterir. Aralarında kavga olduysa ve düşman yaralandıysa, yaralı yaklaşık 30 dakika elektriksel sessizliğe girecek, sinyal üretmeyi bırakacaktır. Yatışma davranışı gösteren veya kavgayı kesen balıklar, çoğu kez hareketsiz kalır. Bunun bir amacı, yerlerinin belirlenmesini zorlaştırmaktır. Diğer amaç ise, sinyal üretmeyip elektriksel olarak kör hale geldikleri için, etraftaki engellere çarpmamaktır.

Bu balıklar sahip oldukları elektrik organları sayesinde, kendi cinslerine kolayca ulaşabilir; birbirlerini tehlikelere karşı uyarabilir; hatta türe, yaşa, büyüklüğe, cinsiyete ilişkin bilgi alıp verebilirler. Balıkları bu özel sistemle yaratan, onlara an an yaptıklarını ilham eden Yüce Rabbimiz’dir. Yoksa bir balığın vücudunda kendi kendine bir algı sistemi oluşturması, bunu kendini koruyacak şekilde kullanması, algıları doğrultusunda plan yapması ya da savunma stratejisi geliştirmesi mümkün değildir. Var olan her şey gibi bu canlılar da, Allah’ın hakimiyeti altındadır ve yaşamlarını O’nun izniyle sürdürürler. Bir Kuran ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)” (Hud Suresi, 56)

Sinyallerin Karışmasını Önleyen Özel Sistem

Peki acaba bir elektrikli balık, kendisiyle aynı sinyalleri üreten bir başka balıkla yanyana gelirse ne olacaktır? Sinyaller birbiri ile karışacak ve balıkların radarı işe yaramaz hale mi gelecektir? Normal olarak gerçekleşmesi beklenen olay budur. Fakat elektrikli balıklar bu karışıklığa karşı özel bir savunma sistemiyle birlikte yaratılmışlardır.

Güney Amerika’da yaşayan Eigenmannia cinsine ait dalgalı elektrikli balıklar üzerinde yapılan araştırmalarda, canlıların, benzer frekansta bir sinyalle karşılaştıklarında kendi sinyal frekanslarını değiştirdikleri ortaya çıkmıştır. Eğer diğer balığın sinyali kendi elektrik akımı frekansından biraz daha yüksek ise, balık kendi elektrik akımı frekansını düşürmekte, ikinci sinyal balığınkinden düşük ise, bu durumda kendisininkini yükseltmektedir. Böylece balık aradaki frekans farkını artırarak karışıklığı önlemiş olur. Bu önlem, karşıdaki balık çok uzaklardayken dahi alınmaya başlar. Bunun amacı ikinci sinyalin parazit yapmasını engellemek olduğu için, elektrik akımı frekansındaki değişikliklere de “parazit önleme tepkisi” ya da kısaca JAR (Jamming Avoidance Response) adı verilmektedir.

1970’lerin başında detayları araştırılmaya başlanan bu yöntemle ilgili, Prof. Howard C. Hughes, Sensory Exotica (Olağandışı Duyular) adlı kitabında şunları ifade etmektedir:

JAR (parazit önleme tepkisi), bir biyoloji mühendisliği harikasıdır… daha düşük elektrik akımı frekansına sahip canlı, kendi elektrik akımı frekansını düşürürken, daha yüksek frekansa sahip olan ise kendi frekansını artırır. Bu da her balığın iki sinyal arasındaki hassas farklılığı hissedebilmesi ve ikinci sinyalin kendininkinden yüksek ya da düşük olduğuna karar vermesi anlamına gelir. Böylece kendi elektrik akımı frekansında değişiklik yapabilir.

Bu koridor ya da kaldırımda size doğru yürüyen birisiyle karşılaştığınızda yaşadığınız duruma benzetilebilir. Nezaketle yönünüzü hafifçe değiştirirsiniz, diğer yayaya yol vermek için sol ya da sağ yöne hareket edersiniz. Siz sola gittiğiniz anda size doğru yürüyen kişi sağa doğru gitmeye karar verir. Sonra siz sağa gidersiniz, o da sola gider… sonra da herkes kendi yoluna gider. 151

Peki ama şuur ve akıldan yoksun bir balık, sinyallerin çakışmasına engel olacak şekilde böylesine olağanüstü bir tedbir almayı nereden bilmektedir? Bu hassas ölçümleri yorumlayan, ortada bir karışıklık yokken önceden önlem alan, düşünen, durum değerlendirmesi yapan, karar alan balığın kendisi değildir kuşkusuz. Balık tüm bunları sonsuz rahmet sahibi Yüce Allah’ın ilhamı ile gerçekleştirmektedir. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:

Göklerde ve yerde bulunanlar O’nundur; hepsi O’na ‘gönülden boyun eğmiş’ bulunuyorlar. (Rum Suresi, 26)

Elektriği Kullanan Deniz Altı Canlıları

Dünyadaki tüm canlılar üreme sistemlerinden savunma tekniklerine, beslenme şekillerinden algılama sistemlerine kadar pek çok üstün özellikle donatılmışlardır. Bu canlıların yaşamları detaylı olarak incelendiğinde, hem fiziksel özelliklerinin hem de davranışlarının yaşadıkları ortamla ve birbirleriyle tam bir uyum içinde olduğu görülmektedir. Örneğin insanlar için uzun araştırmalar ve ileri teknoloji gerektiren elektrik kullanma becerisi, deniz altı dünyasının ilgi çekici canlılarından olan elektrikli balıklarda, ilk yaratıldıkları andan itibaren en mükemmel sistemlerle mevcuttur.

Bu canlıların hiçbiri bilince veya akla sahip değildir. Dolayısıyla bu balıkların sahip oldukları üstün özellikleri, onların kendi becerisi olarak görmek mümkün olamaz. Elektrik üreten bu balıkların uyguladıkları karmaşık sistemlerin, doğayla olan mükemmel uyumlarının tesadüfler sonucunda oluştuğunu iddia etmek ise, en başta akla ve mantığa uygun değildir. Bu balıkların her birinde çok üstün bir aklın ve çok büyük bir ilmin hakimiyeti açıkça görülmektedir. Doğanın tamamında sergilenen bu üstün akıl ve ilim, evrendeki her şeyin Yaratıcısı olan Allah’a aittir. Rabbimiz Kuran’da iman edenlere şöyle bildirir:

Biz ayetlerimizi hem afakta, hem kendi nefislerinde onlara göstereceğiz; öyle ki, şüphesiz onun hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun. Her şeyin üzerinde Rabbinin şahid olması yetmez mi? Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, her şeyi sarıp-kuşatandır. (Fussilet Suresi, 53-54)

Elektrik Akımlarına Duyarlı Köpek Balıkları

Suyun içinde elektriği hissedebilen ve bu algıya göre hareket edebilen canlılardan biri köpek balıklarıdır. Köpek balıkları, bu önemli avantajları sayesinde, sudaki tüm titreşimleri, suyun ısısındaki değişimleri, tuzluluk oranını ve özellikle de hareket halindeki canlıların yol açtığı elektrik alanındaki küçük değişiklikleri bile hissedebilirler. 152 Eğer siz de hayatta ve suyun içinde iseniz, vücudunuz elektrik alanları üretmeye başlar. Kendinizi kamufle etme ya da saklanma ihtimaliniz yoktur. Köpek balıklarının elektrik algısı özelliği, sadece avlarının yerini tespit etmelerine yaramakla kalmaz, aynı zamanda bir tür pusula görevi yapar.

Köpek balığının kafasının etrafı benek benektir. Bu siyah lekelerin iç tarafında, içi jöle benzeri bir madde ile dolu çok sayıda kanal mevcuttur. Bu kanallar derinin yüzeyine l mm’lik gözenekler şeklinde açılır. “Lorenzini ampülleri” (Ampullae of Lorenzini) olarak adlandırılan bu özel organlar, son derece hassas birer elektrik algılayıcısıdır. Yapı itibariyle bir ampulü andıran bu hücrelerin, bir voltun 20 milyarda biri büyüklüğündeki akımları hissedebildikleri bilinmektedir. Bu, birbirinden 3.000 kilometre uzaklıkta duran iki adet 1.5 voltluk kalem pil arasındaki voltajı (gerilimi) hissetmeye benzetilebilir. Bu organların elektriksel uyarılara karşı hassasiyetleri sayesinde, köpek balığının, kuma gömülü veya kayalıkların arasında bulunan bir canlının dahi yerini tespit etmesi mümkündür. Köpek balıkları bu sistemi kullanarak kısa mesafede görme ve koku hissi olmadan avlarını kolaylıkla bulabilirler. Örneğin yaralı bir balık suyun içinde çırpındığında, köpek balıklarının tüm duyuları alarma geçer. Balıktan yayılan düşük frekanslı titreşimler köpek balıklarının dikkatini çekmiştir. Avlarına yaklaştıkça Lorenzini ampulleri çok daha belirgin biçimde çalışmaya başlar. Öyle ki köpek balıkları yaralı balığın kalp atışlarının ve kaslarındaki kasılmaların yol açtığı, çok küçük elektrik akımlarını bile hissederler. Bu sayede avlarının yerini tam olarak saptamaları mümkün olur.

İnsan vücudu ise yalıtıcı bir katman gibi görev görerek, suyun içinde fark edilmeyi nispeten zorlaştırır. Ancak derisinde oluşan en ufak bir kesik, bu yalıtımı delmiş olur; böylece vücuttan elektrik sızıntısı hızla suyun içinde dağılır. Dolayısıyla bir insan suyun içinde yaralandığında, derinin yalıtıcı katmanındaki yarıklar, elektriğin suya geçmesine ve o kişinin köpek balıkları tarafından fark edilmesine yol açar.153

Böylesine hassasiyetle elektriksel uyarıları algılayan bir mekanizmanın, kendiliğinden ortaya çıkamayacağı çok açıktır. Köpek balıklarının son derece isabetli ölçümler yapmasını sağlayan bu vücut sistemi, çok açık bir şekilde Yaratılış’ın delillerindendir. Üstelik Lorenzini ampulleri köpek balıklarının sahip oldukları üstün özelliklerden yalnızca biridir. Köpek balıkları gerek solunum sistemleri, gerek yollarını bulmalarını sağlayan manyetik alıcıları, gerekse hızlı yüzme yetenekleri ve sürekli yenilenen jilet kadar kesici dişleri ile de birer yaratılış mucizesidirler.

Ayrıca köpek balıklarındaki sistem ve organların pek çoğu birbirine bağlı çalışmaktadır. Biri olmadan diğeri fonksiyonlarını yerine getiremez. Elektrik akımlarını algılayan sistem de kompleks bir bütündür. Bu sistemin parçalarından tek biri bile olmasa ya da herhangi bir işlevini yerine getirmese, Lorenzini ampulleri hiçbir işe yaramaz. Örneğin ampulümsü kanallar var olsa ancak üzerleri gözenekler yerine deri ile kaplı olsa, elektrik algısı gerçekleşmez. Elektrik organları olsa ancak beyinle sinir bağlantısı olmasa, o zaman da bu organın varlığı işe yaramaz. Dolayısıyla bir algının varlığından bahsedildiğinde, tüm beyin ve sinir sisteminin de kusursuzca işlemesi gerekir. Bu da Darwinistler açısından önemli bir açmazdır. Böylesine kompleks yapılı sistemlerin bir arada var olması koşulu, evrimin kademeli gelişim iddialarını geçersiz kılar.

Sonuç olarak, bu sistemin Darwinistlerin iddia ettikleri gibi “aşama aşama” gelişmesi mümkün değildir. Hiçbir zaman gerçekleşmemiş olan sözde ara aşamaların hiçbiri herhangi bir işe yaramayacaktır. Köpek balıkları da tüm canlılar gibi mükemmel halleriyle yaratılmışlardır. Nitekim fosil kayıtları da bu gerçeği doğrulamaktadır. Milyonlarca yıl öncesine ait köpek balığı fosilleri ile günümüzde yaşayan köpek balıkları arasında hiçbir farklılık yoktur. (www.yaratilismuzesi.com)

Kirlilik Dedektörü Olarak Bilinen Fil Balıkları

Batı Afrika fil balığı (Gnathonemus petersii), Afrika’nın 270C’lik sıcak ve çamurlu sularında yaşar. İsmini, baş şekillerinin fil burnuna benzemesinden alan bu balıklar, yemek bulmak, karanlık ve bulanık sularda yönlerini tespit etmek için zayıf elektrik alanlarını kullanırlar. Düşük elektrikli bu balıkların başları üzerindeki çıkıntılı kısım, elektrik algılayıcıları ile kaplıdır. Alınan elektrik sinyallerinin birleştirilmesi çok fazla işlem gücü gerektirir; fil balıkları balıklar aleminde en ağır beyne sahip olanlardır. Bu türde beyin o kadar büyük ve aktiftir ki, balığın kendi metabolik enerjisinin %60’ını kullanır. Bu da insanlardakinin 3 katı bir değerdir.154

Canlının elektrik sinyali yayan elektrik organı ise kuyruğunda yer alır. Balık yolunu, kuyruk tarafındaki kaslarından düzenli olarak yaydığı elektrik sinyalleri ile bulur. Normal şartlarda, dakikada yaklaşık 500 sinyal yayar. Fakat suyun kirlilik oranı arttıkça dakikada ürettiği sinyal sayısı 1.000’i aşabilir.

İngiltere’nin Bourmounth şehrinde kirliliği ölçmek için, fil balıklarından faydalanılarak yapılan dedektörler kullanılmaktadır. Bourmounth’daki bir su şirketi, Stour nehrinden aldığı su örneklerini 20 fil balığının kontrolüne vermiştir. Her balık nehirden gelen su ile doldurulmuş bir akvaryumda yaşatılmaktadır. Akvaryumlardaki alıcılar sinyalleri alıp bağlı oldukları bilgisayarlara iletmektedir. Eğer su kirli ise balığın artan sinyalleri tespit edilerek bilgisayar aracılığı ile alarm verilmektedir.155

Eğer bir balık, bir bilim adamına ilham kaynağı olabiliyor ve teknik bir mükemmellik sergiliyorsa; insanların üstesinden gelemediği bir soruna üstün sistemleri ile çözüm olabiliyorsa, canlının yaratılışında düşünülmesi gereken bir olağanüstülük olduğu ortadadır. Böyle mükemmel bir yaratılışın kör tesadüflerin, şuursuz rastlantısal süreçlerin ürünü olması elbette ki mümkün değildir. Bugün bilim adamlarının taklit ederek faydalanmaya çalıştıkları bu üstün mekanizma, Allah’ın sonsuz aklının, ilminin ve yaratma sanatının sayısız örneklerinden biridir. Yüce Allah örneksiz ve kusursuz yaratmaya kuşkusuz ki kadirdir. Rabbimiz’in kadrini ve yüceliğini takdir edemeyenler, Yaratılış’taki sanatı ve olağanüstülüğü görmediklerinden değil, içine daldıkları büyüklük hissinden dolayı yanılgıdadırlar. Bir ayette bu durum şöyle haber verilmektedir:

Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. (Araf Suresi, 146)

Oysa büyüklük yalnızca Yüce Allah’a aittir:

Göklerde ve yerde büyüklük O’nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Casiye Suresi, 37)

Elektroşok Yöntemi ile Avlanan Yılan Balıkları

Boyları 2.75 metreye kadar varabilen elektrikli yılan balıkları (Electrophorus electricus) Amazon bölgesinde yaşarlar. Elektrik üretebilme yeteneğini hem savunma hem de mükemmel bir saldırı aracı olarak kullanırlar. Bu balıklar, vücutlarında ürettikleri elektrikle, avlarını hareketsiz hale getirmede ve düşmanlarını şok edip öldürmede birer ustadırlar.

Balıktan kaynaklanan elektrik şoku, 2 metre uzaktaki büyük baş bir hayvanı bile öldürebilecek şiddettedir. Balığın elektrik üretme mekanizması saniyenin binde ikisi veya üçü kadar kısa bir sürede devreye girer.156 Tüm elektrikli balıkların içinde en öldürücü olan elektrikli yılan balığı, elektrik akımını 650 volta kadar çıkarabilir.157 Bu miktarda bir voltaj, televizyonu çalıştırmak için kullanılandan daha güçlü bir elektrik yüküdür ve bir insanı öldürebilir. Yılan balığının kimi zaman boşaltabildiği 800 voltluk elektrik şoku ise, bir atı öldürmeye yeterlidir.158

Elektrik, yılan balığının vücudundaki yan kaslarda yerleşmiş organları tarafından üretilir. Elektrikli yılan balığının üç çift elektrik organı vardır; bu organlar balığın ağırlığının büyük bir bölümünü ve boyunun beşte dördünü oluşturur. Elektrik organı çok sayıda yassı hücrenin, seri ve paralel bağlanmış biçimde bir araya gelmesiyle oluşur. Elektrikli yılan balığının kuyruğu 70 sütun halinde sıralanmış, 10.000 minik elektrik organı ihtiva eder.159 Bu hücrelerin tümünün aynı anda harekete geçirilerek güçlü bir elektrik boşalımı oluşturabilmesi, hücreleri harekete geçiren sinir uyarılarının eş zamanlı olmasıyla mümkün olur. Binlerce hücrenin, belli bir canlıyı hedef alacak şekilde, aynı anda elektriğini boşaltması ise, son derece özel, şaşırtıcı bir durumdur. Bu hücrelerin her biri birbirinden farklı zamanlarda elektriklerini boşaltacak olsaydı, ortaya av üzerinde etkili olacak güçte bir elektrik akımı çıkamazdı. Ancak yılan balığı varlığından dahi haberi olmadığı mükemmel bir sistemi, vücudunda barındırmakta ve Allah’ın dilemesiyle bunu en etkili şekilde kullanmaktadır.

Elektrikli yılan balıklarının kuyruk bölgesindeki elektrik organı, aynı zamanda zayıf elektrik sinyalleri üreterek bir duyu organı gibi de işlev görür. Balık, elektrik yükünü kuyruğundaki binlerce gözenekten sinyaller şeklinde yayar. Bu sinyaller balığı çevreleyen suda anlık bir elektrik alanının oluşmasına neden olur. Balığın yakınındaki nesneler, bu alanın biçimini bozar. Balık bu bozulmaları hemen tiplerine göre yorumlayarak çevresi hakkında bilgiler edinir. Balığın vücudunda, etrafa sürekli olarak elektrik sinyalleri yayan, bir yandan da bu sinyallerin çarptığı cisimleri yorumlayan, bir nevi organik radar vardır.160 İnsanların kullandıkları radarların ne denli kompleks aygıtlar olduklarını düşündüğümüzde, balığın vücudunda bulunan ve yapay örneklerinden kat kat kompleks olan bu sistemin harikalığı da daha iyi anlaşılabilmektedir.

Bilim adamları elektrikli yılan balığının sahip olduğu bu savunma mekanizmasının benzerlerini taklit etmeye çalışmaktadır ve günümüzde bu balığınkine benzer elektrikli savunma silahları üretme çabası içindedirler. Elektrik sinyalleri, elbette bir cismin yerini tespit amacıyla ya da haberleşme için kullanılabilir. Ancak bunun için büyük bir bilimsel birikime ve ileri bir teknolojiye sahip olmak şarttır. Nitekim günümüzde bile, bu seviyeye ulaşmış ülkelerin sayısı son derece azdır. Oysa bazı elektrikli balıkların vücutlarında etrafa sürekli olarak elektrik sinyalleri yayan, bir yandan da bu sinyallerin çarptığı cisimleri yorumlayan organik bir radar vardır. Yılan balıklarındaki bu üstün teknolojinin kaynağını tesadüfi etkilerle açıklamaya çalışmak, hem bilimsel açıdan hem de akıl ve mantık çerçevesinde olağanüstü derecede mantıksızdır.

Darwin, sözde evrim mekanizması olarak öne sürdüğü doğal seleksiyondan beklentilerini açıklarken, bir seferinde Amazon’da yaşayan birtakım balıkların, korunmak için nasıl elektrik ürettiğine şöyle değinmiştir:

Bir çok balık şok meydana getiremeyecek kadar zayıf elektrik üretir. Başlangıçta bu zayıf elektrik üretimi, çamurlu su diplerinde bir çeşit radar gibi yolunu bulmada kullanmak içindir. Büyük bir olasılıkla bazı balıklar bu elektrik üretimini geliştirerek korunmak için kullanmaya başlamıştır ve doğal seçme elektrik üretiminin güçlendirilmesi yönündedir. 161

Darwin’in hayal ürünü olan bu iddiasının gerçekleşmiş olması elbette ki imkansızdır. Bir balığın önce tesadüfen oluşması, bu balığın daha sonra yolunu bulmak için radar gibi kullanacağı elektrik üretimine karar vermesi, aynı zamanda vücudundaki bu elektriği kendisine zarar vermeyecek zayıflıkta olacak şekilde kendi kendine ayarlaması ihtimal dahilinde bile değildir. Örneğin Güney Afrika yılan balıklarının boşaltabildikleri 800 voltluk elektrik, bir atı öldürmeye yetecek miktarda olmasına karşın kendilerine hiçbir zarar vermez. 162 Ne var ki Darwinistlerin anlatımlarında bu gerçekler çarpıtılır ve canlıların kendi kendilerine bir ihtiyaç tespit edip, bu doğrultuda vücutlarında değişiklik yaptıklarından bahsedilir, ki bu büyük bir aldatmacadır.

19. yüzyılda keşfedilen elektrik, yıllardır doğada var olan bir enerji kaynağıdır. İn- sanoğlunun uzun uğraşlar ve çabalar sayesinde temin edebildiği bu önemli nimet, Allah’ın yarattığı birçok canlıda var oldukları ilk andan beri bulunmaktadır. Elektrikli yılan balıkları, vücutlarında taşıdıkları bu özel sistemler vesilesiyle, çağımızın en önemli enerji kaynaklarından biri olan elektriği, ilk yaratıldıkları andan itibaren hiçbir teknik sistem ve profesyonel laboratuvar gereci kullanmadan, üstelik oldukça güçlü bir miktarda üretmektedirler. Bu mucizevi özellik, tesadüflere dayalı yaşamı savunan evrim teorisinin çöküşünün ve yaratılış gerçeğinin de çarpıcı bir kanıtıdır. Allah’ın üstün ilminin bir tecellisi olan bu canlılardan biri de ürettikleri elektriği kontrollü bir biçimde kendilerini savunmak gibi birçok farklı amaç için kullanan elektrikli yılan balıklarıdır. Balığın bu denli büyük bir enerjiye sahip olması, onu yaratan Yüce Allah’ın sonsuz ilminin delillerinden birini sergilemektedir. Allah Kuran’da şöyle buyurmaktadır:

O, Aziz ve Hakim olan Allah, sana ve senden öncekilere böyle vahyetmektedir. Göklerde ve yerde olanlar O’nundur. O, Yücedir, büyüktür. (Şura Suresi, 3-4)

Binlerce Hücre Nasıl Olup da Aynı Anda Elektrik Boşaltabilir?

Elektrikli balıklar, bireysel olarak çok az miktarda voltaj üreten hücrelerin birleşimiyle, 500-900 volta kadar varan elektrik elde edip, bunu düşmanlarına karşı kullanabilirler. Ancak bu hücreler, sadece aynı anda elektrik boşalttıkları takdirde, balık için etkili bir silah oluşturabilirler. Elektrik hücrelerinin her biri farklı anlarda elektriğini boşaltacak olsa, bu sistemin hiçbir anlamı olmayacak; balık için bir savunma sağlamayacaktır. Peki bu sistem kusursuz bir uyumla nasıl işlemektedir?

Elektrik üreten organların çoğu oldukça uzundur; dolayısıyla omurilikteki hareket emri ileten nöronlarla elektrik organı hücreleri arasındaki mesafe değişkendir; uzun ya da kısa olabilir. Fakat bu mesafe elektrik boşaltımının eş zamanlı olması açısından son derece önemlidir. Çünkü sinir iletileri belirli bir hızda -saniyede 10 ila 40 metre- hızla gönderilir.163 Bu nedenle omurilikteki motor nöronların hepsi aynı anda sinir iletisi gönderse de, söz konusu mesafe nedeniyle bu iletiler elektrik hücrelerine aynı anda ulaşmayacaktır.

Burada beklenen durum daha uzakta olanların, daha yakında olanlara kıyasla geç faaliyete geçmeleridir. Ancak farklı balık türlerinde iki farklı strateji kullanılır ve böyle bir uyumsuzluk şaşırtıcı bir şekilde engellenmiş olur. Birinci yöntem mesafelerin eşitlenmesidir. Bu demektir ki; beyinden emir taşıyan sinir hücrelerinin aksonları (uzantıları), yakındaki bir elektrik hücresine dolaylı yoldan giderken; uzaktaki elektrik hücrelerine giden akson, doğrudan bir rota izlemektedir. Diğer yöntem ise, iletilecek hücrenin uzaklığına göre, aksonların iletim hızlarının değiştirilmesidir. Buna göre daha kısa aksonlar daha yavaş, uzun aksonlar da daha hızlı mesaj iletirler. Böylece elektrik organındaki on binlerce hücrenin “elektrik boşalt” emrini aynı anda alması mümkün olur.

Dikkat edilirse, burada şuuru, aklı olmayan atomların bir araya gelmesiyle oluşan hücrelerden bahsedilmektedir. Strateji izleyen, amaca ulaşmak için yöntemler geliştiren, kararlar alıp bunları uygulatan, kusursuz bir uyumla koordinasyon sağlayan şuursuz hücrelerin kendisi olamaz. Balığın ise, vücudunda olup biten bu olağanüstü durumdan haberi dahi yoktur. Burada çok yüzeysel olarak yer verilen bu kompleks sistem ancak yüksek bir aklın ve iradenin kontrolü ile gerçekleşebilir. Bu üstün akıl ve iradenin sahibi ise, alemlerin Rabbi olan, her şeye güç yetiren, her şeyin Hakimi olan Yüce Rabbimiz’dir. Bu gerçek, Hud Suresi’nin 56. ayetinde de, “O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur.” şeklinde bildirilmektedir.

Biyolojik Pillerle Çalışan Torpido Balıkları

Torpedinidae (Uyuşturanbalığıgiller) familyasından torpido balıkları, ürettikleri elektriği korunma ve beslenmede kullanırlar. İsimleri “felç olan” anlamına gelen Latince “torpere” kelimesinden gelir ve bu kelimeyle güçlü elektrik akımının, kendisine dokunan canlılar üzerindeki etkisi kastedilir. Torpido balıkları yassı bedenlerini ustaca kamufle ederek, deniz yatağının üzerinde pusuya yatarlar. Sığ sularda üzerlerine yanlışlıkla basan bir kişi, acı verici bir elektrik şoku yaşayabilir. Bu balıkların çok fazla hareket etmelerine gerek yoktur; çünkü sahip oldukları elektrik, besin yakalamaları için kendilerine yeterlidir. Torpido balığı boşalttığı elektrikle avını felç ettikten sonra, bedenini hareket ettirerek suyun içerisinde bir dalga oluşturur. Meydana getirdiği bu dalga, felç ettiği yemeğini ağzının içine taşır.164 Allah bu canlılar için rızıklarını avlamalarını böyle bir yöntemle kolaylaştırmıştır. Bir Kuran ayetinde şöyle bildirilir:

Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. O, dilediğine rızkı genişletip-yayar ve kısar da. Çünkü O, her şeyi bilendir. (Şura Suresi, 12)

Torpido balıklarının gövdesinde 2 büyük elektrik organı vardır. Böbrek şeklindeki bu organlar, “elektrik plakaları” adı verilen yassılaşmış, altıgen prizma benzeri sütunsal yapılardan oluşur. Elektrik şoku gücünü etkileyen bu elektrik plakaların sayısı, sütun başına 500-1.000 arasındadır ve petek gözlerindeki gibi birbirlerine bağlıdır.165 Torpido balıklarının elektrik organlarındaki plakaları, pillerdeki çalışma düzenine sahiptir. Birbirlerine yapışık disk şeklindeki bu küçük sütuncuklar, sinir sisteminin etkisiyle alt yüzeylerinde pozitif, üst yüzeylerinde negatif elektrikle yüklenirler. Beyne sinirlerle bağlı olan bu canlı ve minyatür piller, bir tehdit anında beyinden gelen emirlerle elektrik deşarjı yaparak, düşmanı felç ederler.

Torpido balıklarının ürettiği 220 voltluk elektrik gerilimi, iki elektrikli ısıtıcının suya aniden düşmesi sonucunda bir canlının spazm geçirmesine benzer bir durumdur. 166 Eğer torpido suda ise, bir elektrik devresi oluşması için iki ucundan temas edilmesine gerek yoktur. Torpidoya temas etmek dahi insanı sarsıp geçici olarak sakatlanmasına sebep olabilir. Bu tür elektrik şokları bir dalgıcı bayıltabileceği için, son derece tehlikelidir.

Tüm bu bilgiler, elektrikli balıkların olağanüstü derecede kompleks vücut sistemlerine sahip olduklarını göstermektedir. Rabbimiz her yeri rahmetiyle sarıp kuşatmakta ve tüm bu canlıları üstün kudretinin birer delili olarak yaratmaktadır.

Görünmeyen Tehlike Tiryaki Balığı

Daha çok tropikal bölgelerde yaşayan tiryaki balıkları (Uranoscopus scaber), genellikle sadece gözleri dışarıda kalacak şekilde, kendilerini kuma ve çamura gömerler. Yüzgeçlerini kürek gibi kullanarak ve sağa sola doğru kıvranarak bedenlerini kumun veya çamurun içerisine saklarlar. Bu balık türünün soluk kahverengi bedeni ve üzerindeki beyazımsı lekeler, balığın çamur veya kumda göze çarpmamasını sağlar. Kuma gömüldükten sonra çok az hareket ederek, düşmanlarının dikkatlerini çekmemeye çalışırlar. Gerektiğinde ise gizlendikleri yerden ortaya çıkarak, avlarını aniden elektrikle çarparlar. Tiryaki balıklarının başlarının üzerindeki geniş gözlerinin yanında, 50 voltluk elektrik üreten organları vardır. Bu derece bir elektrik gerilimi, tiryaki balığına dokunan balıkları geriye doğru fırlatacak kadar güçlüdür.167

Bu balıkların yüzgeçleri, solungaçları, göz yapıları, ağızları kısacası bütün vücut organları, yaşadıkları ortama en uygun şekilde yaratılmıştır. Örneğin tiryaki balığının ağzının içinde küçük bir etli yapı bulunur. Bunu dışarı çıkarıp sağa sola salladığında meraklı balıkların dikkatini çeker ve yanına sokulan canlıları kolayca avlamasını sağlar. Yaklaşık 30 cm boyundaki tiryaki balığı, kendi büyüklüğündeki avları bile yutabilir. Ağzı kendi hacminin 12 katına kadar şişip büyük bir elektrik süpürgesi gibi, yüksek bir emme basıncı oluşturarak avını çeker. Bu çekim işlemi şaşırtıcı bir hızla, saniyenin 6.000’de biri kadarlık bir sürede gerçekleşir.168

Bundan başka tiryaki balığının göğüs yüzgeçlerinin üstünde zehirli dikenleri de vardır. İnsan için de ölümcül olabilecek derecede zehirli olan bu dikenler, balığın elektrik dışındaki ikinci savunma mekanizmasıdır. Tüm özellikleriyle yaşadığı yere en uygun sistemlerle donatılmış olan bu canlı, bu mükemmel detaylara, var olduğu ilk andan itibaren sahiptir. Çünkü onu yaratan, ona kendini savunması için çeşitli özellikler veren, üstün güç, hüküm ve hikmet sahibi olan Yüce Allah’tır. Bir Kuran ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

O, göklerin ve yerin Yaratıcısı’dır. Size kendi nefislerinizden eşler, davarlardan da çiftler var etti. Sizleri bu tarzda türetip-yayıyor. O’nun benzeri gibi olan hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. (Şura Suresi, 11)

Elektrik Algıları ile Avlanan İğneli Vatozlar

İğneli vatozların gözleri, yassı bedenlerinin yukarısında, ağızları da aşağıdadır. İğneli vatozların, avlanma sırasında görme algısından pek fazla faydalanmaları gerekmez. Bunun yerine hassas elektrik duyularını kullanırlar. Bunlar köpek balıklarına benzer bir şekilde, başlarının alt tarafındaki Lorenzini ampulleri denen karmaşık bir elektrik algılayıcı sistemi kullanırlar. Bu sayede 2 metreden daha uzakta ya da kumun altında saklanan avları fark edebilirler. Bu özellikleri nehir dipleri, okyanus tabanı gibi loş sularda yaşayan vatozlar için çok yararlıdır ve vatozun çamurlu tortullarda gömülü gizli avlarını bulmasına olanak sağlar.169 Bazı vatoz türleri ise vücutlarında güçlü elektrik şokları üreterek bunu düşmanlarını caydırmak ya da şaşırtmak için bir silah olarak da kullanırlar.

Vatozların boşalttıkları elektrik akımı, 8-220 volt arasında değişmektedir.170 Örneğin Pasifik vatozu 50 voltluk elektrik boşalttığında, büyük bedene sahip bir deniz aslanını oldukça ürkütebilir. Bu miktar, aynı zamanda kendisine temas eden bir dalgıcın kalbini durdurmak için de yeterlidir.171

İğneli vatozların, böylesine tehlikeli bir silahı, doğdukları andan itibaren ustaca kullanmaları kuşkusuz olağanüstü bir durumdur. Darwinistler içinse bu sistemin kökeni tamamen büyük bir açmazdır. Nitekim Charles Darwin de, Origin of Species (Türlerin Kökeni) adlı kitabının “Teorinin Zorlukları” başlıklı bölümünde bu canlılara değinmiş ve teorisinin bu balıklardaki olağanüstü özellikleri açıklayamadığını kabul etmiştir.172 Üstelik Darwin’den bu yana geçen zaman zarfında, elektrikli balıkların, Darwin’in sandığından çok daha kompleks bir yapıya sahip oldukları anlaşılmış bulunmaktadır. Dolayısıyla elektrikli balıklar günümüz Darwinistlerinin en büyük korkulu rüyalarından birini oluşturmaktadır. Canlılığa ait yüzlerce, binlerce detayda olduğu gibi.

Avını Felç Edebilen Elektrikli Kedi Balığı

Afrika’nın tropikal bölgelerindeki tatlı sularda yaşayan elektrikli kedi balığı (Malapterurus electricus) 450 voltluk elektrik üretebilir. Bu yüksek elektrik potansiyelini, kendini savunmak ve avlanmak için gerektiği şekilde kontrol edebilir. Bu balıklar avlarını ve düşmanlarını sersemletme, elektrik şokuna uğratma konusunuda çok ustadırlar. Kedi balığının elektrik üretebilmesi önemli bir yetenektir; ancak elektriği ihtiyaçları doğrultusunda, doğru zamanlamayla ve doğru hedefe isabet edecek şekilde kullanabilmesi ise ayrı bir mucizevi olaydır.

Kedi balığının elektrik organları, neredeyse tüm vücuduna yayılmıştır. Elektrik, çeşitli kas dokularıyla ve balığın yumuşak derisinin altında bulunan, ince jölemsi katmanda oluşur. Bu elektrik organıyla balık, bir seferde 300-400 voltluk elektrik boşaltarak avını felç edebilir.173 Her elektrik boşalması, balığın elektrik organlarındaki gerilimi azaltır; bu nedenle yeniden şarj olmaları için belirli bir vakit geçmesi gerekir. 2 santimetre uzunluğundaki yavru kedi balığı bile, 10 voltluk elektrik üretebilir.

Tüm canlılar, doğdukları andan itibaren ihtiyaç duyacakları sistemleriyle birlikte var olurlar. Bu canlıların tesadüf eseri, daha önce görmedikleri bir ortamla tam bir uyum içinde olmaları mümkün değildir. Canlıları sahip oldukları mükemmel sistemlerle yaratan, tüm varlıkların bilgisine sahip olan onları yoktan var eden Yüce Rabbimiz Allah’tır. Rabbimiz yarattıklarına “şefkat edendir, esirgeyen”dir. (Bakara Suresi, 143)

Elektrikle Gören Amazon Bıçak Balıkları

Amazon bıçak balıkları yaklaşık 2 metre uzunluğunda, kuyruk ve sırt yüzgeçleri bulunmayan balıklardır. Onun yerine vücutlarının alt kısmındaki, boydan boya uzanan yüzgeçlerini dalgalandırarak, kendilerini ileri-geri iterler. Bu yüzgeçlerindeki elektrik organları, düşük voltajda fakat frekansı yüksek olan sinyaller yayarlar. Sadece 3-10 voltluk akımlardan saniyede 300 defa göndererek, etraflarında yoğun bir elektrik alanı oluştururlar. 174

Bu balıkların en ilginç özellikleri çevredeki basınç değişikliklerini fark ederek görmelerine yardımcı olan yanal çizgileridir. Yan taraflarındaki bu yatay çizgi, aslında binlerce hücreden oluşan birer elektrik üretim organıdır. Suyun içinde her iki yöne doğru yayılan elektrik sinyalleri, önlerine çıkan nesnelere çarparak hızla geri dönerler. Geri yansıyan bu sinyaller, balığın derisinin içindeki, diğer alıcı hücreler tarafından algılanırlar. Balığın vücudundaki bu elektrik alıcıları, sinyal sapmalarını değerlendirerek, çevrenin elektriksel şablonunu oluştururlar. Alıcılar beyinde, göze ait sinirlerle aynı bölgeye bağlıdır; dolayısıyla balık bu elektrik şablonlarından görme algısı olarak faydalanır. Etrafındaki değişiklikleri bu şekilde fark eden balık, olağanüstü bir hızla kaçabilir ve arkasındaki cisimlerden de en az önündekiler kadar haberdar olabilir.

Pek çoğu, 50 hertz kadar bir frekansta titreşimli dalgalar üreterek bunu sorunsuzca gerçekleştirir. Bu, evlerdeki şebekeden gelen elektrik frekansı ile aynıdır. Türe bağlı olarak değişen frekans miktarı, bazılarında 2.000 hertzi bulabilir.175 Miktarı ne kadar olursa olsun, tüm bu balıklar oluşturdukları elektrik alanları ile, avlarının ve düşmanlarının yerini mükemmel şekilde saptayabilirler. Kuşkusuz ki bu sistem, evrimcilerin yüzeysel ve aldatıcı anlatımlarındaki gibi tesadüfi süreçlerle açıklanamaz. Çünkü ortada insanın bilgi ve becerisini aşan, üstün bir teknolojik sistem mevcuttur. Evrimci biyolog Richard Dawkins, insanın elektrikli balıklar karşısındaki bilgisizliğini şöyle açıklar:

Kullandıkları fiziksel prensip bizim anlamamız için çok yabancıdır. Bir ekonun ne olduğu hakkında fikrimiz var, ama bir elektrik alanı ile algılamanın ne olduğunu bilemeyiz. Birkaç yüzyıl öncesine kadar elektriğin varlığından bile haberimiz yoktu.176

Burada belirtilen nokta oldukça önemlidir. İnsan birkaç yüzyıl öncesine kadar elektrikten dahi habersizken, elektrikli balıklar milyonlarca yıldır bu üretimi gerçekleştirmektedirler. Darwinizm’e sıkı sıkıya bağlı bir ateistin açıkça ifade ettiği bu gerçek, canlılardaki mükemmel sistemlerin açıklamasının tesadüfi süreçler olamayacağının da yine çok önemli bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ünlü fizikçi ve yazar Prof. Paul Davies de tesadüf iddialarına karşı şu cevabı vermektedir:

Eğer doğanın derinliklerinde gerçekleşen işlerin kompleksliği, dünyanın en zeki beyinleri tarafından bile zor anlaşılıyorsa, bu işlerin sadece birer kaza, birer kör tesadüf eseri olduğunu nasıl düşünebiliriz? 177

Bunun cevabı aslında çok açıktır: Allah’ın varlığını, Birliğini kabul etmek istemeyenler, şaşırtıcı şekilde her türlü imkansızlığa inanmayı göze almaktadırlar. Gerçekler karşısında direnenlerin bu durumuyla ilgili ise, Kuran’da şöyle haber verilir:

Ve onların kalpleri üzerine, onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar, kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kur’an’da sadece Rabbini “bir ve tek” (İlah olarak) andığın zaman, ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler. (İsra Suresi, 46)

Aralıksız Elektrik Üreten Hayalet Bıçak Balıkları

Orta ve Güney Amerika’daki göllerde yaşayan hayalet balıklarının yaklaşık 50 türü vardır. Hem ileri hem geri yüzebilen bu balıklara, yanları düz, uzun, bıçak benzeri görünümlerinden dolayı, hayalet bıçak balıkları da denmektedir. Hayalet balıkları yakındaki nesnelerin yerini belirlemek için, düşük voltajlı elektrik üretebilirler. Geceleri avlanan bu balıklar, çevrelerini analiz etmek için, yaklaşık 1 kilohertz frekansa kadar (saniyede 1.000’e ulaşan) sinyaller gönderirler. Fakat sinyallerin frekansı ve şekli, suyun bulanık olma durumuna göre değişir. 178

Kendi varlığından habersiz, etrafını elektrik sinyalleri ile gören bu canlının yaratılışında bir amaç vardır. Evrendeki trilyonlarca detay gibi, bu canlının özellikleri de, insanın, her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Rabbimiz’i takdir etmesi için yaratılmıştır.

Kuran’da kimilerinin “Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemedikleri” (Enam Suresi, 91) ancak kimi insanların da örnek Müslüman tavrı olarak “ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrettikleri” ve “göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşündükleri” ve”Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru.” (Al-i İmran Suresi, 191) dedikleri bildirilir.

Darwinistlerin Açmazı: Elektrikli Balıklar

Elektrikli balıklar Darwinistleri çıkmaza sokan deniz altı canlı gruplarının başında gelir. Bu bölümde yer verilen bazı örneklerde de görüldüğü gibi yeryüzündeki sularda, birbirlerinden çok farklı yapılara sahip elektrikli canlılar bulunur. Bu farklar öylesine derindir ki, Darwinistler, kendi sahte teorilerine göre bu canlıları ilişkilendirememekte, bu olağanüstü mekanizmanın sistemini hiçbir şekilde açıklayamamaktadırlar.

Nitekim elektrikli balıklar konusu, teorinin sahibi olan Darwin’i de birtakım itiraflarda bulunmaya zorlamıştır. Darwin, Türlerin Kökeni (The Origin of Species) adlı kitabının “Teorinin Zorlukları” başlıklı bölümünde, elektrikli balıkları evrimle açıklamanın mümkün olmadığına şöyle değinmiştir:

Balıkların elektriksel organları da özellikle güçlük olarak nitelendirilebilecek bir başka örnektir. Çünkü bu harikulade organların hangi adımlarla üretilmiş olduklarını anlamak mümkün görünmüyor. Fakat bu şaşırtıcı değil, çünkü ne işe yaradıklarını bile bilmiyoruz… Elektrikli organlar, çok daha ciddi başka bir zorluk daha sergilemektedir; bunlar bazısı (sözde) hısımlarından oldukça farklı olan, neredeyse bir düzine balıkta ortaya çıkmaktadır.179

Darwin’in teorisi için zorluk olarak gösterdiği bu durum, aslında türlerin birbirlerinden bağımsız olarak yaratıldıklarının açık bir delilidir. Balıklardaki elektrik organlarının birbirleriyle akrabalık kurulamayan, çok sayıda türde görülmesini evrimle açıklayamayan Darwin’in, bu konudaki ifadelerinin diğer bir kısmı şöyledir:

Bir organ, özellikle birbirlerinden çok farklı yaşam alışkanlıkları olan aynı sınıfın birkaç üyesinde bulunuyorsa, bizler genellikle bu organların varlığını ortak bir atadan kalıtım yoluyla aktarıldığını söyleriz… Dolayısıyla eğer bu elektrikli organlar ilkel bir atadan aktarıldıysa, tüm elektrikli balıkların birbirleriyle özellikle akraba olmalarını beklerdik, fakat durum hiç de böyle değildir… Bu özelliği daha yakından incelediğimizde, elektrikli organlara sahip balıklarda bunların vücutlarının farklı kısımlarına yerleştirildiğini, zırhlarının düzenlenmesinde ve Pacini’ye göre elektriğin harekete geçirilmesi sürecinde yapısal olarak farklılık gösterdiklerini ve son olarak ayrı kaynaklardan gelen sinirlerle beslendiklerini görüyoruz, belki de tüm bu farklılıklar içerisinde en önemlisi budur.180

Burada şunu hatırlatmak gerekmektedir: Darwin bu açıklamaları ve incelemeleri yaptığı dönemde hücrenin neye benzediğini dahi bilmiyordu. Dolayısıyla bir elektrikli organın nasıl bir protein sistemine sahip olduğu ve bu özel proteinlerin nasıl eş zamanlı ve mükemmel bir mekanizme ile çalıştığı hakkında da hiçbir fikri yoktu. Aslında bütün bunlar bir yana, Darwin’in, proteinin varlığından bile haberi yoktu. Teorisi için en büyük zorluğun aslında tek bir protein olduğunun da kuşkusuz farkında değildi. Bir tek protein ile evrim aldatmacasının çöküp ortadan kalkacağını, tek bir proteinin tüm tezlerini yerle bir edeceğini bilmiyordu elbette.

Darwinistler tek bir proteinin oluşumunu açıklamaktan bile acizdirler

Darwin, elektrikli balıklarla ilgili en büyük zorluğun, farklı türlerde ortaya çıkmış aynı özellikler olduğunu zannediyordu. Kuşkusuz ki, elektrikli balıklarla ilgili bu gerçek, teori için gerçekten de büyük bir açmaz oluşturmaktadır. Fakat teorinin tümünü temelinden bitirip ortadan kaldıran gerçek, bu balığın elektrik organında elektrik sağlayan veya başka bir yapıda var olan tek bir proteinin bile var oluşunun Darwinistler tarafından açıklanamamış ve açıklanamaz oluşudur.

Darwin’in açıkça “zorluk” olarak anlattığı bu durum, aslında evrim teorisini zorla kabul ettirme çabasından kaynaklanır. Çünkü bilim evrim teorisinin aksine deliller sunduğu halde, Darwinistler, hayali soy ağacını zorla bu canlılara uyarlamaya çalışmaktadırlar. Ancak elektrikli balıklar, ortak özellikleri elektrik kullanımı olmasına rağmen, birbirlerinden son derece farklı anatomik özelliklere sahiptirler. Bu yönleriyle evrimcilerin hayali soy ağacı tablolarını bozarak, evrim teorisine başlı başına bir açmaz oluştururlar. Örneğin Güney Amerika elektrik balığı ve Afrika elektrik balığı, kendi etraflarında oluşturdukları elektrik alanlarının sapmasını hesaplayarak, karanlık sularda görüş elde edebilirler. Ancak her iki grup balığın da elektrostatik görme sistemleri arasında, Darwinistler hayali bir evrimsel bağ kuramazlar. Elektrikli yılan balıklarında, torpido balıklarında, iğneli vatozlarda ve elektrikli kedi balığında ise avlarını öldürmek için yüksek voltaj jenaratörleri vardır. Evrimciler bu elektrik organlarının da her bir balık grubunda birbirlerinden bağımsız olarak ortaya çıktığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.181

Ohio Eyalet Üniversitesi’nin Beyin Bilimleri bölümünden Prof. Howard C. Hughes, evrim teorisinin önündeki bu aşılması imkansız engeli şöyle tarif etmektedir:

Charles Darwin balıklardaki elektrik organlarının varlığı nedeniyle doğal seleksiyon teorisinin çıkarımları hakkında endişeliydi, çünkü bunlar diğer organlardan geçiş olmayan organlar idi: ya da daha iyisi, balıklardaki elektrik organlarının geçişleri beklenmedik bir şekilde gösterilse de, gerçekten yeni bir organ görünümündeydi, değişmiş bir organ gibi değil.182

Tüm bu ifadeler Darwinistlerin gerçekler karşısında ne kadar direndiklerinin bir göstergesidir. Çünkü Darwin ve yandaşları, canlıların farklı türler olarak ayrı ayrı ve mükemmel halleriyle yaratıldıklarını kabul etmek istemezler. Bu nedenle evrim teorisine körü körüne bir bağlılık göstererek, tesadüflerin bir şekilde farklı canlılarda aynı mükemmel sistemi kusursuz olarak meydana getirdiğini savunurlar. Daha tek bir canlı türündeki elektrik organının nasıl ortaya çıktığını açıklayamazken, hatta bu özel sistemin tek bir proteinini bile açıklayamazken, bu özel ve kompleks sisteme çok çeşitli canlılarda rastlanması, sahte Darwinist senaryoya hiçbir şekilde uydurulamamaktadır. Örneğin kimi balık türlerinin farklı bölgelerinde, birden fazla elektrik organının bulunması; kiminde farklı kas dokusunun, kiminde farklı sinir hücrelerinin bulunması gibi detaylar da evrim senaryolarına uyarlanamayan diğer engellerdir.183 Dolayısıyla Darwinistler, sergilenen bu olağanüstü komplekslik nedeniyle, değil bu muhteşem yapıların detaylarını açıklayabilmek, bu konuda sahte bir senaryo bile kurgulayamamaktadırlar.

Darwin dönemindeki cehalet ve günümüz Darwinistlerinin şok edici durumu

Biyoelektriğin varlığı Nil nehrinde yaşayan elektrik çarpan balıklar nedeniyle eski çağlardan beri biliniyordu. 18. yüzyılda Galvani ve Volta’nın, kurbağalarda ve diğer hayvanlarda kas kasılması ile elektrik arasındaki ilişkiyi ortaya çıkaran deneyleri, bu yöndeki bilgilerin artmasına sebep olmuştur. Fakat elektrikli balıkların dünyası hakkında daha net bilgiler, ancak Darwin’den yüzyıl kadar sonra elde edilebildi. Cambridge Üniversitesi’nde İngiliz zoolog Hans Werner Lissman, 20. yüzyılın ikinci yarısında elektrik algı özelliğini ilk ortaya çıkaran kişi olarak tanınmaktadır. Darwin’den 100 yıl sonra Lissman bu elektrikli organlar için, “evrimsel geçmişleri… hala tatmin edici bir cevap bekliyor”184 diye belirtmektedir. O zamandan bu zamana bu sözde “evrimsel geçmiş” cevapsız kalmıştır çünkü canlıların tamamen büyük bir sahtekarlığa dayanan böyle bir evrimsel geçmişleri yoktur.

Zayıf elektrik akımının amacı ve faydası, Darwin döneminin cehaleti içinde anlaşılamamıştır. 1950’lere gelindiğinde bile hala, zayıf elektrik akımlarının önemi henüz tespit edilememiştir. Daha önce Darwin’in ifadelerinden de anladığımız gibi, canlılardaki söz konusu sistemlerin tamamı işe yaramaz ve fonksiyonsuz zannedilmekteydi. Darwin döneminin cehaleti içinde, evrim iddialarıyla asla açıklanamayacak muhteşem komplekslikteki yapılar, evrimciler tarafından kısaca faydasız olarak kabul ediliyor ve böylelikle evrim için baş ağrıtıcı bir zorluk olmaktan çıkıyordu. Bu bakımdan ele alındığında, günümüz Darwinistlerinin durumu Darwin’den çok daha şok edicidir. Çünkü onlar, canlı yapılarındaki komplekslikleri ve faydaları çok iyi bildikleri halde, Darwin’le aynı yanılgıyı savunmaktadırlar.

Nitekim tüm diğer yapılarda olduğu gibi, Darwin’in faydasız olarak gördüğü zayıf elektrik akımının da, ilerleyen yıllarda son derece karmaşık bir yön bulma sistemi için kullanıldığı, bir algı olarak fonksiyona ve ileri teknoloji ürünü bir çalışma prensibine sahip olduğu anlaşıldı. Prof. Howard Hughes, zayıf elektrik organlarının evrim teorisini nasıl açmaza sürüklediğine Sensory Exotica (Olağandışı Duyular) adlı kitabında şöyle yer vermektedir:

Birbiriyle yakından bağlantılı görünmeyen türlerde zayıf elektrikli organların bulunması, özellikle Charles Darwin için bir endişe konusuydu. Evrim teorisi için bu konuyu tümüyle bir problem olarak görüyordu. Peki sorun nereden kaynaklanıyordu? Evet, aslında iki ayrı problem söz konusuydu. Birincisi zayıf elektrik akımının çok açık biçimde işe yaramayacağıydı. Oysa güçlü bir elektrik deşarjı elbette büyük bir evrimsel avantaj sağlayacaktı. Şu durumda, ne tür bir ayıklanma, baskısı hissedilemeyecek seviyede zayıf bir elektrik akımı üreten bir organın evrimleşmesine yol açmış olabilirdi? Ne de olsa Darwin’in evrim teorisinin temel prensiplerinden birisi dünyanın zorlu bir mücadele alanı olduğu ve ancak çevrelerine en iyi adapte olmuş, en “uygun” olanların hayatta kalacağı ve bu şekilde “hayatta kalma mücadelesinde kayrılmış ırkların” yaşamlarına devam edeceğiydi. Anatomiye ait tüm özelliklerin ve uzmanlıkların var olmalarının ardında buna benzer bir neden, bir amaç aramalıydı. Buna benzer “zayıf” bir elektriksel organ ise esrarengizdi… Güçlü elektrik akımı üreten türlerdeki bu organların savunma görevi yaptığını söyledi, fakat bu problem üzerinde düşünen herkes gibi Darwin de zayıf elektrik akımı üreten türlerin varlığı nedeniyle tökezlemişti.” 185

Gerçekte Darwin’in zorluklarının sonu yoktur. Özellikle bilimin gelişmesi ve keşiflerin artması ile günümüz Darwinistlerinin karşı karşıya kaldığı zorluklar ise içinden çıkılamaz durumdadır. Çünkü deniz altındaki her canlı, kusursuzca yaratıldıklarını gösteren göz kamaştırıcı özelliklerle donatılmıştır. Balığın elektrik enerjisi üretmesi, bunu silah olarak kullanması ya da bundan bir algı olarak faydalanması, gerçekten büyük bir yaratılış mucizesidir. Beyin ve sinir sistemi ile birlikte işlev görebilen elektrik algısı, birbirine bağımlı son derece kompleks bir düzen gerektirir. Dolayısıyla bu sistemin kökenini “aşama aşama” gelişmelerle açıklamak mümkün değildir. Çünkü balığın elektrik sistemi bütün parçalarıyla var olup, tam olarak işlemediği sürece, ona hiçbir avantaj sağlamayacak ve hatta belki de kendisi için de zararlı olacaktır. Bir başka deyişle, bu sistemin her parçası aynı anda kusursuz bir şekilde var olduğu ve mükemmel çalıştığı sürece faydalı olacaktır.

Kuşkusuz ki bir yerde planlı bir yapı, bir eser varsa, bu eseri var edenin varlığından her zaman emin oluruz. Ancak, Darwinistler bu açık gerçeği kabul etmek istemediklerinden her şeyin başıboş kör tesadüfler sonucunda meydana geldiği gibi son derece saçma ve bilim karşıtı bir iddiayı öne sürmekten çekinmezler. Çünkü onların amacı, her şeyin Yaratıcısı olan Yüce Rabbimiz’in Yüce ve mutlak varlığını inkar edebilmek, bilimsellik ardına sığınarak kendi sapkın sistemlerini insanlar arasında yaygınlaştırabilmektir. Oysa Darwinizm, bilimle hiçbir ilgisi olmayan, bilimin tüm dallarının kesin olarak reddettiği, tesadüfleri sahte ilah edinmiş tarihin en büyük kitle aldatmacasıdır. (Allah’ı tenzih ederiz.)

Böylesine üstün yeteneklere sahip olarak yaratılan bu balıklara bakıp, onların tesadüf eseri var olduklarını söylemek en başta akıl ve mantıkla çelişir. Bu ve benzeri bakış açısındaki kişilerin durumu Kuran’da “Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler…” (Neml Suresi, 14) ayeti ile bildirmektedir.

Newer Entries